Nasihat vermeye başladıysan, “eskiden ben” diye söze giriyorsan; hoş geldin yaşlanmaya başlamışsın…
İlk baba olacağımı duyduğumda 20 yaşımdaydım. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Bir çocuk beklerken bir de ikiz gelmesinler mi? Sonra sayı 3 oldu.
İlk dede olacağımı duyduğumda ise 45 yaşındaydım ve bayağı gerildim, kızdım, kabullenemedim. Şimdi 5 torunumla o kadar mutluyum ki!
Okuldu, askerlikti, işti, evlilikti, çocuktu, torundu derken yaş ilerleyip gitmiş. Nasihat veren yaşlı biri olup gitmişim!
Eskiden "Şuraya şu yapılsın, buraya bu yapılsa!", "Şu söz niye tutulmadı, bu verilen vaatler ne oldu?", "İş niye bitmedi?", "Vatandaşlar niye mağdur edildi?" gibi eleştirel yazıların yerini nasihatler almaya başlamış.
Nasıl ki insan sevdiklerini eleştirir, daha iyi olsun diye çalışır. Gazetecide eleştirdiklerini aslında seviyor ve gelişmesini istiyordur. Eleştirileri genelde halktın tepkilerini ve taleplerini içerir. ANLAYANA !
Eleştirilen, aynaya bakmaktan korkmuyorsa, eleştiride kötü niyet aramıyorsa, Halkın sesine kulak vermek istiyorsa, eksiğini gediğini düzeltmek istiyorsa size kulak verir. Ya da mızmızlanır, küser, kükrer, kendi kuyusunu kendi elleriyle kazmaya başlar.
Gençken "Şu olsun, bu olsun" diye çırpınırken olmayınca da kızıyorsunuz. Yaşlanınca "Olsa bile ben faydalanamayacağım ki" demeye başlıyor ve tarzınızı değiştirmeye başlıyorsunuz.
"Yaşlıların en sevdiği şey nasihat vermek" denir veya derdik. Yaşlanınca biz de aynı sarmala girdik.
Nasihat, yaşanmış tecrübeleri kendinden sonrakilere aktarmaktır. Ne var ki nasihatler yüzde 90 işe yaramaz!
"Bir musibet bin nasihatten iyidir” Bunu bilirsin ama yine de evlatlarının, kendinden küçüklerin, sevdiklerinin aynı acıyı, aynı çileyi çekmesini istemez, hata yapmasını engellemeye çalışırsın.
Sürekli şuna şahit olursun: Nasihat verdiklerin seni itici bulur; sonra başına musibet geldiğinde senin "Ben demiştim" diyeceğini bildiği için de senden uzaklaşır. Peki bunu bile bile neden o musibeti o sevdiğinin yaşamasına müsaade etmezsin?
İşte pişmanlıklar da keşkeler de burada başlar.
Sessiz kalır, seyredersin. Beklenen felaket geldiğinde "Acıyı yaşasın, açlığı görsün, burnu sürtsün" dersin. Beklenen olur. "Keşke söyleseydim" der ve üzülürsün.
Musibet gelmeden geleceğini haber verirsin, uyarırsın, eleştirirsin. Ama iyilik yapmaya çalıştığın, seni kendine düşman ilan eder. Yaptığın iyiliğe “pişman” olursun!
Sonuç mu? Önce sen keşkelerinle, pişmanlıklarınla, "Demiştim" diye diye yaşlanmanı hızlandırır; sevdiklerini düzeltemeden senden geçersin. Sonra da dünyadan göçer gidersin ! Bu sefer de arkada kalanlar; "Demişti" diye seni anar.