Yeni düzende hiçbir yetkisi kalmayan vekiller, halkın yanına zoraki uğruyor; rüzgâr gibi gelip fırtına gibi gidiyorlar. Asla dinlemiyor, sadece alkış alacak ezber cümleleri savurup kaçıyorlar. İster iktidarın vekili olsun, ister muhalefetin; sadece kendi yandaşlarının önüne çıkarılıyorlar. “Vaktim yok, çok çalışıyorum” havalarıyla kısa bir iki kelam ve ardından hemen vın...
Halk için kurulan tüm kurumlar halktan koparıldı. Göstermelik makamlar, sadece ay başında bankamatikten maaşını çekip gününü gün ediyor.
Sormak lazım:
Caminin etrafını temizleyen tek bir imam var mı? Dinini gerçekten camideki imamdan öğrenebilen kaldı mı? İmamlar, insanlara din öğretecek donanıma ve liyakate sahip mi?
Okula giden çocuklar, öğretmenlerinden aldıkları eğitimle tek bir sınavı bile kazanamıyor. Bu göstermelik okul düzeninden çıkıp —parası varsa— özel dershanelerin kapısına düşmüyor mu herkes?
Devlet hastanesinden randevu almak mucize. Randevu bulsan üç ay sonrasına röntgen, üç ay sonrasına sonuç derken hastalar adeta kaderine ve ölüme terk ediliyor. Ama paran varsa, özel hastanelerde birkaç saat içinde tüm işlerin tıkır tıkır işliyor.
Bir zamanlar yaptığı tarafsız haber ve araştırmalarla okuyucu karşısına çıkan saygın bir basın vardı. Artık kimse cebinden para çıkarıp gazete almıyor. Sosyal medyadaki trol rekabeti yüzünden haberler bedava; basın ise bir yerlere yaranmak ve ayakta kalmak için tarafsızlığını satmak zorunda. Doğruyu yazanlar sürünürken, yandaşlar lüks konutlarda kral gibi yaşıyor.
Siyasetin bir tarafı nakliyeciyi, ev sahibini, kah Amerika’yı kah Rusya’yı suçlayıp muhalefeti ya teslim alıyor ya da hapsediyor. Diğer taraf ise sürekli bir mağduriyet ve ağlama edebiyatı içinde; sokaklarda belirsiz vaatlerle dolanıp “Kazanıyoruz ama adayımız kim olacak?” sığlığına sıkışıp kalıyor.
On binlerce lira maaş alanlar lüks araçlarıyla AVM’lerde çılgınca alışveriş yaparken “Avrupa bizi kıskanıyor” lafını sakız gibi çiğniyor. Diğer tarafta halk “Açız” dediğinde, karşısına yine kendisiyle aynı şartlarda yaşayıp “Hamdolsun” diyen bir akıl tutulması çıkıyor.
Güvenecek ne tek bir dal ne de tek bir kurum kaldı. Bu gidişatın sonu iyiye gitmiyor; yaylar günden güne geriliyor. İktidar kanalları ekranlarda sürekli savaş senaryoları pompalıyor: “İsrail bize saldırırsa, Yunan şöyle yaparsa...” Ama diğer taraftan, dün sövüp saydıklarıyla bugün yan yana gelip hamaset dolu sloganların ardına saklanıyorlar.
Hal böyleyken, kırk yılda bir maaşı yüksek ama etkisi sıfır bir vekil geliyor kasabaya. Derdini anlatmak istiyorsun; ama o da rüzgâr gibi gelip fırtına gibi kaçıyor.
Arada ezberlenmiş birkaç süslü laf, ayarlanmış yandaşlardan cılız bir alkış ve sonra...
Bay bay!
Vekilim!