Vatandaş, bugün senin sıfatını hak ettiğin gündür. Ve bu hakkı kimselerden teslim almamış, kendi iradesiyle kurmuş bir cumhuriyetin vatandaşısındır sen. Bunun kıymeti tartışılmazdır.
Senin mensubu olduğun vatan; Türkiye Cumhuriyeti, varlığı boyunca İslam inancının kazanan yüzü olmuştur. Bunu unutma. Türkiye Cumhuriyeti bir nevî İslâm Ortak Kültürü’nün sıfatı haline gelmiştir. Türk; İslam Alêmi’nin lokomotifi durumunda ola gelmiştir.
Daha açık mı konuşalım Vatandaş; Türk olmasa idi -Allah muhafaza- İslâm Alemi tam bir kaybedenler kulübü olarak nitelendirilebilecekti. Karlı dağlar, yemyeşil ormanlar, ovalar, vadiler ve platolar, kumsallar, sahiller, şırıl şırıl dereler, heybetli nehirler, iki kıtalararası boğaz, şelaleler, zengin bir yer altı kaynağı… İslâm Alemi’nin en iyi coğrafyasında olduğumuz kesin. İslâm’ı bu coğrafyaya getirenler: Türkler. Bunları söylemek megalomanlık ya da görgüsüzlük olarak görülmemeli. Türk’ün İslâm Coğrafyası içinde konumunun ne olduğunun farkında olmak ve ara sıra bunu hatırlamaktan kimseye bir zarar gelmez.
Türk’ü İslâm Kültürü’nde öncül haline getiren temel unsur; her Vatandaşın mülk üzerinde eşit haklara sahip olduğu düzeni tesis eden cumhuriyettir.
Cumhuriyet anlar. Ve der ki; “Şeriat kul ile Yaradan arasındadır. Herhangi bir gurup, örgüt ya da devlet araya giremez ve girmemelidir.” Bu sebeplerden ötürüdür ki cumhuriyet bu toprakların insanı tarafından özümsenmiştir. Anlaşılmış. Tartılmış ve araştırılmış ve kabul edilip savunulmuş, uğruna şehit olunmuştur.
Unutulmamalıdır ki Ümmet Kutsal Anlatı’da “…milletler ve kavimlerin birlikteliği…” olarak tarif edilmiştir. Yani Türklüğü’nün değerini bilmeyen bir Türk, Arab’ın Araplığı’nın kıymetini anlayamaz. Millet kelimesinin önemini bilmeyen, Ümmet nedir bilemez.
Şimdi Türkiye… Cumhuriyetimizin 100. yaşında layık bir anıt dikemedik. Vatandaşlığın temel zemini olan sandıkla oylamada seçtiklerimiz cezalandırılır oldu. Oy oyuldu vatandaş! Oy oyuldu!
Bu nasıl oldu?
İran ve Suudistan.
İran yapı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi otoritesine hep rakip ve tehdit olarak göregelmiştir. İran kendi ülkesinde Farsîler’in “Türkiye’de demokratik cumhuriyet rejimi işliyor! Biz de yapabiliriz!” demesini hiçbir zaman istememiştir. Ayrıca başta belirttiğim İslâm Kültürü Liderliği konusundan dolayı bize husumet besler. Bu sebeple Türkiye’de cumhuriyeti hedef alan bir oluşum varsa bunu destekleyip, finanse etmek yolunu seçer. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde İranlı kaçakçıların TRT’te program konuğu olup “Türkiye’nin bütçesinin üçte birini ben sağlıyorum.” biçiminde demeçlerini hatırladığımızda ampul biraz yanacaktır.
İran yamultuldu. Taş üstünde taş kalmadı İran’da. Gericiliği savunan molla sonunda muradına erdi: İran gerçekten bilfiil yaklaşık 70 yıl geriye gitti.
Bu sefer de Suudistan devreye girdi. Çünkü Suudistan İslam Kültürü’nün Lideri konumunda olmak istemektedir. Bunun sadece petrol parasıyla başarılabilecek bir durum olduğunu düşünür. Bugün
Kutsal Şehrimiz Mekke bir kralın mülküdür. Bir krala aittir yani. Eli kolu, bacağı kafası olan bir insana? Bu hüküm içinde Mekkemiz’in geldiği hali gördünüz mü? Hiç internette Mekke’nin son halini gösteren fotoğrafları gördünüz mü? Bildiğin Manhattan gibi, Şikago gibi, Hong Kong gibi bir şehir olmuş! Saydığımız şehirlerin hiç biri ilahi unvan taşımıyor. Niye Şehr-i Mukaddes onlara benzeme telaşına büründü? Kudüs böyle mi? Hayır değil. Çivi çaktırmıyorlar. Biz istedik ki Mekke bir yeşillikler, ormanlar, akan birbirinden güzel çeşmeler, havuzlar, Babil’in asma Bahçeleri’ni hatırlatan güzellikte harikaların merkezi olsun. Uzaydan bakıldığında bile tüm o devasa çöl bölgesinin ortasında bir vaha olsun. İşte Suudistan bu uyanışı istemiyor. Cumhuriyet diyor ki; “Gelin Kutsal Şehrimizi münavebeli olarak İslâm İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeleri arasında eşit olarak yönetelim. Şehrin Valisi 5 yıl Pakistan’dan, 5 yıl Tunus’tan olsun örneğin.”
Suudistan bu sebeple istisnasız tüm İslâm Coğrafyası’nda gericilik ve yobazlığı destekler. Ampul ne durumda?
İçte hasmını bileceksin ki dışa sağlam durasın. İran parasının üzerine Kâbe resmi basan bir ülkedir. Yapılan çiğ, ucuz ve hadsizdir. Suudistan Dünya’nın en zengin ülkelerinden biri olmasına rağmen her sene Hac görevini yerini getirmeye çabalayan adayların şehit olduğu bir krallıktır. Hiç rahatsız olmuyorlar. Hoşlarına gidiyor. Biz 500 sene hükmettik. Böyle bir kepazelik görmedik de, göstermedik de. Para içinde yüz ve ancak ülkeyi her vatandaşla paylaşma. Senin ailene ait olsun her şey ha? Af ola yahu… Ne ailesi? Sülale değil mi? Aa yok o da değil; aşiretti değil mi? Hayır yahu… Krallık işte…
Suud, krallığın Batı menşeili bir yönetim biçimi olduğunu gizlemekten vazgeçsin önce.
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında cumhuriyet hareketleri iyiden iyiye hızlanmıştı. Anayasa metni oluşturulması yönünde çabalar sarf ediliyordu. Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet. Bu toprakların insanları devlet iradesinin tek kişinin hükmünde olabileceği devranın değişmesi gerektiğine kani oldu. Bunun sebebi hem ilmî aydınlanma hem de teknolojik gelişmelerdi. Telgraf ve matbaa sayesinde ülkeyi yönetenler vatan sathının her yerine mesajlarını direkt iletebilir olmuştu. Ayrıca mülkün tümünün bir tek aileye ait olması zaten kabullenilebilir bir şey değildir. Peki bunca zaman neden beklenmiştir? Çünkü krallık, sultanlık bir dayatmadır. İmparatorluk bir dayatmadır. Çoğulcu irade ile tayin edilen yönetim biçimleri değildirler. Nitekim abdül (Mecid, Aziz, Hamid) sultanların neredeyse hepsi Meclis çalışmalarını durduran ve yasaklayan tutum sergilemişlerdir (Yahu 400 yıl boyunca bir tane bile Osmanlı Hakanı’nın Abdül olmaması ve bir anda her padişahın Abdül olmaya başlaması garip bir olay değil midir?).
Vatandaş, bizi elit yapan unsur cumhuriyetimizdir. Çünkü bizim Anayasamız Fransız’ın da, İspanyol’un da, Rus’un da anayasalarından çok daha kapsamlı, tutarlı, tecrübeli bir duruşa sahiptir. Çünkü bizim Anayasamız var olan bütün anayasaları okumuş bir Anayasa’dır. O kadar ileri bir Anayasa’dır ki biz bile uygulamakta zorlanıyoruz.
Saygıdeğer Vatandaş, bazılarına kralların “ulvî bir yücelikle” bağışladığı cumhuriyeti bizim dedelerimiz, ninelerimiz çarpışarak, canını ortaya koyarak bina etmek zorunda kaldılar. “Oy!” umu duymayan, saymayan hökömet! İleride torunların “Yüzüncü Yıl Nesli Cumhuriyet için canlarını ortaya koymuşlar.” diye anlatacağı vakitlerin ramağındayız. Cumhuriyet ya kalemle ya da kanla savunulur. Rüşvetle değil. Yolsuzlukla değil. İnançla. Sabırla. Aşkla.
Türk’ün Dünya’yı imrendiren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş, kuruluş ve var oluş sürecinde insanlık tarihinin görmüş olduğu en kaliteli devlet adamlığı tutumunu eksiksiz sergilemiş bir vatansever Gazi Mustafa Kemal Atatürk müthiş askeri dehası, hayranlık uyandıran davranışları, samimiyeti, doğruluğu, yürekliliği ile Türk Milleti’nin yönetim iradesinin Türk Millet’inin eline geçmesi için zamanın kendisine yüklediği görevi noksansız ve tam tamam yerine getirmiştir. Çünkü Türk Milleti’nin ardında durduğu lider muzaffer olur.
“Türk” demeyi ırkçılık, münafıklık olarak göstermeye çabalayan, “Türk” demekten utanan ve hatta rahatsız olan ise helâk, rezil, kepaze olur, at çiğnemişe döner.
“…İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir… vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!”