Ulusa Sesleniş vardı eskiden. Ülkenin lideri her hafta Pazar akşamı 15 dakika uzunluğunda bir demeç yayınlardı. Canlı yayın olurdu bu. Lider “Bu hafta Pakistan Cumhurbaşkanı’nı ülkemizde ağırlama memnuniyetini yaşadık. Kendisi ile görüşmemizin temelini Filistin’de cereyan etmekte ısrarla devam eden kötü gidişat oluşturuyordu. Asgari ücrete günlük zam sistemimizi hayata geçirebilmek için çabalarımız devam ediyor. Konu sadece mevzuatla ilgili olmanın dışında oldukça teknik bir mecra. Uygulamanın Dünya genelinde örneğinin olmayışı ben dahil hepimizi biraz tedirgin ediyor…” biçiminde anlatırdı. Bir nevi vatandaşa bir sunum yapardı.
Bu bir yönetim kalitesi göstergesiydi. Hem Türkiye’de, hem de Dünya’nın tümünde artık bu uygulamaya yer verilmiyor. Niye? Çünkü vatandaş dijital ağ sayesinde dakikalar içerisinde örgütlenebiliyor. Ülke yöneticisinin Ulusa Sesleniş vaktinde tüm vatandaşlar protesto amacıyla bağlantıyı kesme kararı alırsa? Vatandaşların sadece %1’inin izlediği bir Ulusa Sesleniş düşünebiliyor musunuz? Bu resmen hükümetin iflası demek olurdu.
Yani Ulusa Sesleniş’in kaldırılmasının altında yatan sebep korkaklıktır. Vatandaştan korkmaktır. Müşteriden korkan şirket gibi. Bu bir yönetim zaafıdır. Bu bir yönetim zayıflığıdır.
Şu anda Türk Lirası’nın alım gücü Ukrayna Grivnası’ndan daha düşük seviyede. Adamların ülkesinin yarısı işgal halinde ve paraları bizimkinden daha değerli! “Hamdolsun” diyebiliyorlar halen. “Şükredin” diyorlar. Ülkemin ölmesine mi şükür edeceğim?!
1999 yılında Türkiye Dünya Ekonomileri Sıralamasında 13. sıradaydı. Yıl 2026: “Hamdolsun bugün 17. sıradayız!” diye böbürlenen bir şuursuzluğa tanık oluyoruz.
Türkiye iyi yönetici yoksunu bir ülkedir. Doktorlara, sanatçılara, futbolculara kızmadan evvel bir bakın yöneticilere. Yarısının diploması sahte. Yarısı yurtdışına dil kursuna gitmiş; CV’sine “Amerika’da eğitim görmüştür.” yazıyor. Hepsi İngilizce bildiğini iddia ediyor. Is this a pencil? Oh yes! Very tomato.
İtiraf edelim: Yöneticiler dökülüyor.
Konuyu yufka gibi açmaya karar verirsek futbola yanaşacağım.
Geçtiğimiz sezon ve bu sezonun mihenk taşları sayılabilecek bazı maçları hatırlayıp alakasız konular arasında nasıl bağ kurulabilir diye kendimi zorlayacağım.
Nasıl ki devletin yönetim işletim sistemi göçtüyse, spor kulüplerimizin yönetimlerinde de bir tutarsızlık, güvensizlik, alavere dalavere havası hakim.
Misal; geride bıraktığımız aylarda Türkiye’de oynanan önemli bir maç: Samsunspor ve R. Vallecano maçı. Samsun büyük bir başarıya imzasını atmış ve Konferans Ligi’nde son 16’ya kalmış. Bir sonra ki tur Çeyrek Final yani. Bu Samsun için devasa bir olay. Maç günü 33.000 kişilik stada gelen seyirci sayısı 18.000 olarak görünüyor. Bu ayıp değil midir? Lig maçlarında stat daha dolu oluyor. Bu bir yönetim hatasıdır.
Kulübün stadını şehrin ahalisine sevdirmek ve buraya gitmenin bir alışkanlık haline gelmesine sebep olacak yönetim kabiliyetini sergileyebilecek bir işletme anlayışı şarttır. Statta konserler düzenlenerek insanların ayağını stada alıştırmak, okul gezileri ile stadı tanıtmak, sucuk+ekmek ve sosisli sandviçlerin lezzetini muazzam seviyeye çekmek vs… Yapılabilecek bir ton uygulama var. Ve ancak “Ben stadı yaptım. Artık herkes gelsin işte.” demek işe yaramıyor.
Misal; Avrupa Ligi Final Maçı İstanbul’da İnönü Stadı’nda oynandı. Freiburg ile Aston Villa kapıştılar. İlk yarıda Aston Villa’lı bir oyuncu rakibinin ayağını kırıyordu ve cezası muhakkak kırmızı kart olmalıydı ve ancak hakem sarı kart vermekle yetindi. Çünkü Final maçında ve ilk yarıda kırmızı kart göstermeye yüreği yetmedi.
Bizi ilgilendiren sahada ki sonuçtan çok organizasyonun haliydi. Organizasyon kötüydü. Saha çevresinde ve kenarında binlerce kişi vardı. Gazeteciler, polis, torpilliler vb…Hiçbir havai fişek gösterisi ya da ışık-dron gösterisi falan olmadı. Lig maçı gibiydi.
Bu maçta tribündeki seyircilerden biri de Prens William idi. İstanbul’a kadar gelip Recep Bey ile görüşmemesi ve aynı kareye girmemesi bir tür aşağılama tabii ki. Shaq O’neal değil ki prens… “Ben maça geldim. Sizinle görüşmeye değil.” demiş belli ki.
Sevilmiyor. Türk Kültürü’nde baskın olan olaylardan biri de “Kimse beni sevmiyor!” diye ağlayanın bu sayede sevilir hale gelmesidir. Ve ancak uluslararası saha bunu kabullenmiyor. Dünya saygı duymuyor. Ve sevmiyor.
Yöneten sevilmelidir. Korku ile oluşan itaat, sevgi hissiyle oluşan saygının yerini asla tutamaz. Yöneten sevilmeli ise; sevmelidir.
Misal; 2026 Türkiye Kupası Finali Antalya’da oynandı. Bir yanda Trabzonspor, bir yanda Konyaspor vardı. Maçı 2-1 Trabzon kazandı. Konya’nın bir penaltı kaçırdığı, iki tarafında mücadelenin hakkını verdiği müsabaka izleyende keyif ve doyum veren bir hüviyete kavuştu. Bunda Antalya İli Sakinleri’nin maça gösterdiği yoğun ilgi de çok etkiliydi. Türk Futbolu için güzel bir gündü.
Bu maçta ki kararlı tutumu Trabzonspor’un bir sonra ki sezon için hedefleri hakkında bir öngörü oluşmasına sebebiyet veriyordu. Türkiye’yi Şampiyonlar Ligi’nde temsil eden Galatasaray’a, son 4 sezonun şampiyonu Galatasaray’a 4 çekerek Trabzon aslında içinde bulunduğumuz sezonun Lig Şampiyonluğu’na olası bir aday olduğunu göstermiş oluyor.
Geçtiğimiz sezonun Şampiyonlar Ligi Finali’nde Arsenal ile Paris Saint Germain karşılaştılar. Arsenal tamamen silikti. Paris eze eze Şampiyon oldu.
Benim ilgimi çeken ayrıntı ise Arsenal’in forması ile ilgiliydi: formanın üzerinde, omuz hizasında “Visit Rwanda” yazıyordu. “Ruanda’yı ziyaret edin.” demek. Bir ülkenin, bir devletin reklamını bir spor kulübü formasında yapması ne doğru, ne de yanlış geldi bana. Ve fakat dikkat çekici geldi. O kesin.
Bir takıma iki stat fikrine ne dersiniz? Lütfen bu öneriye önce küçük de olsa bir şans veriniz. Örneğin Beşiktaş, Lefkoşa Kıbrıs’ta 35.000 kişilik bir stat daha yapsa. Sezonun kış döneminde ki maçlarını ılıman iklimi dolayısıyla Lefkoşa’da oynasa nasıl olurdu? Avrupa maçlarını Lefkoşa’da oynayarak KKTC’nin tanınırlığına katkıda bulunsa nasıl olurdu?
Peki ya halihazırdaki uluslararası turnuvaları birleştirip yeni bir organizasyonel yapı oluşturmaya çalışabilir miyiz? Şöyle ki; futbolda Şampiyonlar Ligi ve basketbolda Euroleague var. Bu iki ayrı spor dalında ve iki turnuvada da boy gösteren kulüpler var. Barcelona gibi, Fenerbahçe gibi, Real Madrid gibi, Olympiakos gibi… Puanlama sistemi iki ayrı spor dalının birleşimi ile yapılabilir mi sizce? Barcelona ve Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi ilk maçında İspanya’da oynuyor ve Fener kaybediyor. Bu Barcelona’ya 3 puan. Aynı esnada Fenerbahçe ile Barcelona Euroleague üzerinden basket maçına çıkıyor ve Fener kazanıyor. Bu Fener’in hanesine 2 puan. Şampiyonlar Ligi rövanş maçı berabere
bitiyor. İki tarafa da birer puan yazar. Son maç basket rövanşıdır. Fenerbahçe bunu da kazanır. 2 puan Fener’e yazar. Bu durumda toplamda Barcelona’nın 4, Fenerbahçe’nin 5 puanı olacaktır.
Yani yapılmaya çalışılan turnuvaların puan cetvelini birleştirerek kulüpler arası rekabeti daha kızıştırmak ve kulüpçülük kültürünü güçlendirmeye çalışmaktır.
İktidar Türk Futbolu’nda bir tane dev takım istiyor gibi görünüyor. Türkiye Ligi’ni bir takımın 5 kere üst üste kazanması ihtimali bazılarını çok memnun ediyor. Hükümet “4-5 tane büyük kulübe laf anlatacağıma bir tane dev kulübe anlatırım daha iyi.” biçiminde bir tavır sergiliyor. Hükümet yanlısı medya organları Lizbon’dan seri biçimde golleri yiyen Galatasaray’ı yere göğe sığdıramıyorlar.
Galatasaray hükümet ile ılımlı. Galatasaray Başkanı’nın yanağını sıkıyor iktidarîler… Fenerbahçe ise her zaman ki gibi çağdaş, muhafazakar, Atatürk çizgisinde.
Türk Ligi’ndeki kalitesiz yönetim dolayısıyla lige olan ilginin çok düşmesi sebebiyle dev transferler yapılmaya çalışıldı ve ancak ne bir Hagi geldi, ne bir Roberto Carlos, ne Drogba, ne de Guti ya da M. Gomez…
Aslında bu sezona en iyi başlayan takım Fenerbahçe idi. 2 ön eleme turunu geçip Şampiyonlar Ligi’ne girmeye hak kazanması zaten başlı başına bir başarı. Bunun yanında 18 senedir boy göstermediği Şampiyonlar Ligi’nin ilk maçında oldukça etkili bir ekip olan Roma ile berabere kalması kötü bir sonuç olarak addedilemez. Fenerbahçe teknik direktörünün maçtan sonra istifa çıkışı yapması deli saçması bir komedi kıvamına getirdi durumu. Yahu, bu gezegende hangi akıl yoksunu kendi takımı Roma ile berabere kaldı diye görevini bırakmayı düşünür ki? “Küresel ilgi çekmeliyiz!” derken ne yapacaklarını şaşırdılar.
Yakın geçmişte Marsilya ile maça çıkan Beşiktaş’ın maç içerisinde sahaya yayılış formasyonu bölüm bölüm değişti. BJK kimi zaman 3-6-1, kimi zaman ise 5-4-1 biçiminde dizildi. Beşiktaş’ta takım Avrupa Ligi Kupası’na kilitlenmiş gibi görünüyor. Uluslararası maçlarda Beşiktaş çok istekli.
Türk kaybetmeyi sevsin diye uğraşılıyor. Kendi evimizde Fransa’ya yeniliyoruz ve hükümet yanlısı medya “Çok iyi oynadık!”, “Bu takımda hayat var!”, “Salladık, deviremedik!” gibi saçma sapan manşetler atıyor. Yahu kendi yurdumuzda herhangi bir takıma yenilmişiz ve milleti bundan dolayı mutlu etmeye çalışan bir hükümet yanlısı basın tutumu var. Bu vaziyeti hayatımızın her anına tesir eder hale getirme çabasının bir ürünü bu; yenildikçe, mağlup oldukça, kaybettikçe mutlu olalım?!
Yahu Avustralya: mağlubuz. Paraguay: mağlubuz. Fransa: mağlubuz. İtalya: mağlubuz. Ve halen “Takımımız çok iyi ya!” diyoruz! Tozuttuk mu biz yahu? 5 maçın 4’ünü kaybeden bir Milli Takım ne zaman iyi addedilir oldu?
Türk A Milli Futbol Takımı milli heyecanı körükleyemiyor. Sahada canla başla mücadele eden bir takım yerine birbirinden kopuk “Görevimi hatasız yerine getireyim, biraz istatistik yapayım, bir iki poz vereyim yeter” anlayışıyla boy gösteren bir takım var. Fransa ile 6 maç yapmışız. 4’ünü Fransızlar kazanmış. 1 defa biz galip gelmişiz. 1 defa berabere kalmışız. Yani Türkiye-Fransa kıyasında çok geri düşmek istemiyorsak bu maç bizim için bir fırsattı. Fransa ile önümüzdeki 20 senede belki 3 defa daha maç yaparız. Yani önümüzdeki 20 sene boyunca kesinlikle Fransa’dan aşağı pozisyonda olmaya devam edeceğiz.
Bazı çevreler Arda’yı Hakan Çalhanoğlu’nun halefi olarak dayatmaya çalışıyor. Bu yanlış. Arda santrafor özellikleri olan yırtıcı ve yarıcı bir stile sahip. Hakan ise armadanın amiral gemisidir.
Tarihimizden örnek vermek gerekirse Hakan Çalhanoğlu Oğuz Çetin gibidir, Yıldıray Baştürk gibidir, Sergen Yalçın gibidir. Topa basıp, oyunun yönünü belirleyici biçimde topu dağıtır. Uzun nokta paslarla orta sahadan asist yapar. Hakan Milli Takım’dan emekli oluyor. Niye? Niye hiçbirimiz “Hakan devam etsin.” demiyoruz? Hakan şu anda Dünya futbolunda halen sahada olan duayen futbolcular mertebesindedir. Messi 39 yaşında, Hakan 32. Niye oyuncumuza sahip çıkmıyoruz yahu?
Son olarak şu konuyu gündeminize taşıyamazsam çatlayacağım: Ben Beşiktaş taraftarıyım. İnönü Stadı’nın 5 tribünlü olduğu zamanlardan beri maçlara gidip geldim. Biz Beşiktaşlılar’ın farklı bir tezahürat kültürümüz vardır. Bazı maçlardan evvel statta yapılacak yeni tezahüratların kağıtları bile dağıtılırdı. Gelen takım Almansa, o dilde sinir bozucu tezahüratlar yapardık. İspanyolsa, o dilde stres verici tezahüratlar yapardık. Kağıtlarda yazardı söyleyeceklerimiz.
Şimdi; şu nettir: Türk A Milli Futbol Takımı desteklenirken tezahüratlar daima “Türkiye” biçiminde olur. “Saldır Milli Takım!”, “Haydi Milli Takım!” diye bir ifade olmazdı. Milli Takım’a sanki bir kulüp takımıymışçasına “Saldır Milli Takım!” şeklinde bir tezahürat olmazdı. Millet yeni bir huy edindi: “Türkiye” diyeceğine “Milli Takım” diyor! Oldu olacak “Saldır bizim takım!”, “Saldır bizim takım!” diye tezahürat yapalım! Bu kadar yalap şalap, bu kadar manyakça bir şey olabilir mi yahu? Son yirmi senedir olan bir şey bu. Daha evvel yoktu böyle bir vaziyet.
Şimdiye kadar gördüğümüz en iyi Milli Takım’a sahip olmadığımız belli. Metin Oktay’ın, Tanju’nun, Hakan Şükür’ün, Burak Yılmaz’ın olduğu Milli nesillerin gerisinde bir takımımız var. Bu sadece yetenek ya da kişisel kariyer anlamında değil. Milliyetçilik anlamında bu böyle. Milli sporcu tabiatıyla milliyetçi olur. Sahada Ay Yıldız taşırken Türk’ün davasını temsil ettiğini bilir ve tekmeye kafa vurur.
Evvel ki Milli Takımlarımız’ın özelliklerinden biri sporcuların çoğunun Türkiye Ligi’nden olması idi. 4 sporcu Galatasaray’dan, 3 sporcu Fenerbahçe’den, 3 sporcu Beşiktaş’tan, 2 sporcu Trabzon’dan gelirdi örneğin. Arada bir iki tane yurt dışı kulüplerden sporcular olurdu. Yıl boyunca birlikte antrenman yapan futbolcuların Milli Takım adaptasyon süreci kolaylaşıyordu.
Şu an ki sporcularımız kulüp sporcusu hüviyetinde görünüyor. Çoğu Afrikalı topçu gibi yani. Adamlar Avrupa kulüplerinde harikalar yapıyor ve ancak hiçbir Afrika ülkesi Dünya Kupası’nda kolay kolay Çeyrek Final göremiyor. Çünkü kulüp sporcusu adamlar.
Ayrıca Türk A Milli Takımı’nın en kayda değer başarılarını Türk teknik direktör ile elde ettiğini de unutmamak gerektir. Bizim milli üslubumuz böyle. Biz takımın hocasının Türk olmasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu bazı ülkeler için böyle değildir. Ve ancak bizde ki durum bu. Takım hocasını adeta babası gibi görebilmeli.
Kaybetmeyi huy, kazanmayı sürpriz haline getirmiş bir Türk A Milli Futbol Takımımız var. Ve bundan memnunuz. Sürekli kaybederek kazanmayı hak edeceğimize inandırılmaya çalışılan bir ulusal idrakimiz var.
Kıymetli Domaniçliler, sizlerle haftadan haftaya buluşabildiğim için yazılar bazen biraz uzun oluyor. Sabrınızdan ötürü sizlere saygı ve şükranlarımı sunuyor ve hepinize huzurlu bir hafta sonu diliyorum.