Hastalanabiliyormuş ruhlar. Hatalı ya da yanlış üretim olabiliyorlarmış. Bunları ortaya çıkaran “Ruh Bilimi” diye bir ilmî mecra bile varmış. Psikiyatri deniliyormuş adına. Latince bir bileşik kelimeymiş bu. İki kelimeden meydana geliyormuş: - psiko- kısmı “ruh” anlamına gelirken -yatri- kısmı ise “bilimi” anlamına geliyormuş. Fen ilmihâlinin zirvesi branş olan tıpta var bu. Ruh bilimi. Ruh Hastalıkları Hastaneleri var. İsimlerinde “ruh” diyor. Ruh dediğimiz kimine göre var, kimine göre ise yok. Hangi kanıt bu insanları ruh hakkında uzmanlık iddia etmenin makul olduğuna inandırdı?

Yaradılışından bozuk ruhları iyileştirmek, tedavi etmek iddiası kadar banal bir durum olabilir mi? Bugünkü psikiyatristlerin yaptıkları sayısız doğru ve zor uygulama var. Ancak bu psikiyatristlerin yaptıklarının ruhla bir alakası yok. Bu sebeple bu branşın adında bir arıza olduğuna sağlık camiası artık uyanmalıdır. İnsanları ruh sakatlığı ile itham etmek akıl almaz bir aymazlıktır. Yaradan’ın yanlış/hatalı yarattığını düzeltme/iyileştirme iddiası inanç zedeleyicidir. Yaradan’ın ruhu eksik ya da bozuk yarattığı hakkında ilim türetmek sakat bir durumdur.

Bahar Ramazan’ı… Mart ayının serinliği, Mart Güneşi’nin ılıklığı… Allah günah yazmaz umarım ve ancak şunu söylemeliyim; yılın oruç tutmak için en güzel zamanıdır içinde bulunduğumuz Ramazan. Tabii ki ne zaman olursa olsun güzel ve ancak Mart’ta ayrı bir güzel. Bayram gelirken etrafı türlü türlü çiçek, börtü böcek saracak büyük ihtimal inşallah.

Tahammül sınırlarımızı aşılması imkansız seviyelere çıkardığımız bu güzel Ramazan Ayı’nda hazmedilmesi, sindirilmesi imkansız sayılabilecek kavramları konu etmeye daha yatkın olabiliriz diye düşünmeye çabalıyorum.

“Allah’ın Kulları Partisi” Akp… !?!

Böyle saçmalıklarla beslenen çocuklar var. Bildiğiniz çocuklar. İlkokul çocukları. Şampiyonlar Ligi Koleksiyoner kartları ile birbirlerine karşı bahis oynuyorlar. Ampul Hareketi’nin ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. Oy kullanabilseler kime verecekleri belli: “Allah’ın Kulları Partisi”! Başka kime kul olunuyorsa sadece “Kul Partisi” denilememiş. Peki bu tür manyaklıklar ve İslam’ı siyasete indirgemek sadece bize mi has? Tabii ki değil.

Geçtiğimiz hafta Domaniç Gazetesi’nde konu ettiğimiz gibi; Avrupa’da “Hristiyan Demokrat Parti” diye partiler var. İnanç politikaya indirgenir mi? Doğru mu bu? İran paranın üzerine Kâbe resmi koyuyor. Doğru mu bu? Ermenistan paranın üzerine Hz. Meryem tasviri koyuyor. Doğru mu bu? “İnanç gösterebildiğin kadardır”, “İman kanıtlayabildiğin kadardır” doğru mu bunlar?

Hristiyan Demokrat Parti… Doktrin Orta Çağ’dan beri değişmedi: “Bize destek verirsen Cennet’te yerin hazır olur.”

Biri birine “Cuma’ya gitsene!” dedi.

Duydum. Ve içimden dedim ki; ‘Onun doğrusu “Cuma’ya gelsene” değil miydi yahu?’

Bu arada geçtiğimiz hafta Cuma günü Kudüs’te Mescid-i Aksa’da 90.000 kişiyi aşkın cemaat bir arada secdeye vardı.

Filistin’in bir Barcelona’ya ihtiyacı var. Nasıl ki Barcelona Katalanlar’ın mücadelesinin bütün Dünya tarafından öğrenilmesine yol açtıysa uluslararası başarıları yadsınamaz bir sportif girişim Filistin için de faydalı olabilir mi?

Ezan okunurken son harflerin uzatımı. “Tek nefesle en uzun süre çığırabilen müezzin en makbul olandır.” Opera değil ki bu! “Fela-h” diyor ve ancak o son “a” harfi yok mu o “a” harfi. Uzuyor da

uzuyor; tize çıkıyor, aşağı iniyor, nameler yapıyor, ağlamaklı ve çatallı bir tını alıyor… Eeeh! Ne oluyor be! Sahneye çık alkışlayalım o zaman yahu.

Ezan’ı sevmek demek, onun nasıl olması gerektiği hakkında bir inanç, bir görüş, bir fikir, bir tercih taşımaktır.

İslam inancı ile yakından bağlı olan Hristiyanlık büyük bir Rönesans ve Reform süreci yaşadı. Roma’daki Kilise’ye göre bu bir tür yozlaşma çağı idi ve ancak gerçek olan şuydu ki Rönesans Hareketleri önce kıta Avrupası ve sonra Dünya’nın büyük bir kısmında fikri, ifade özgürlüğünü, iradeyi serbestleştirmiş ve inanç seviyesinde daha dürüst, daha samimi, daha içten inananların sayısında artış gerçekleşmesini sağlamış ve insanların belli bazı farkındalıklara ermelerine sebep olmuştur.

Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ayetlerin azımsanmayacak bir kısmı İncil’de ve Tevrat’ta yer almaktadır. “İşbu sebepten ötürü Hristiyanları taklit etmeliyiz!” demeyeceğim tabii ki. Ve ancak İslam’ın bir Yeniden Aydınlanma Devri’ne ihtiyaç duyduğu açıktır. Avrupa’da Rönesans’ı ne tetikledi? Tabii ki Fars, Arap ve Özbek-Türk âlimlerin yazmış oldukları kitabelerin Avrupa’ya getirilip tercümelerinin yapılması. Ve bu kitapların Avrupa’da okullarda okutulmaya başlanması. Aynısı bizim için de geçerli olabilir: İslam Alemi’nin Dünya’da en büyük entelektüel arşive sahip olması çok ehemmiyetlidir. Bu konuda yapılması gereken Dünya’da hiçbir yerde bulunmayan sayıda kitap, neşriyat, kayıt, yazıt, makale, süreli/süresiz yayınlar vb. barındıran bir kütüphane inşa etmektir. Size belki komik gelebilir. “Bir kütüphane ile koca uygarlık seviyesi nasıl belirlenir?” diyebilirsiniz. Ancak Kahire İslam coğrafyası için önemlidir. Çünkü kütüphanesi kuvvetlidir. Londra Dünya için önem arz eder ve çünkü kütüphanesi çok kuvvetlidir. Öyle ki Türk ananesine ait bazı eserlerin orijinal nüshaları Londra kütüphanesindedir. Paris kütüphanecilikte Londra’nın önünde bile sayılabilir. Roma arşivlerinde benzersiz kutsal el yazmaları bulunmaktadır. İstanbul yine bütün bu saydığımız merkezlerle yarışır raddede bir kütüphane zenginliğine sahiptir.

Avrupa nasıl ki Şark’ın ilminden faydalanarak Aydınlanma Çağı’nı yaşadıysa bizde Avrupa’nın edebiyatı ve tekniğini okuyup etüt ederek İslam’ın egemenliğini tahsis edeceğiz demeyeceğim. Çünkü biz Avrupalılar’ın aydınlanmak için okuduğu metinlerin aynılarına yönelmeliyiz. Yani kendi özümüze. Özbek, Türkmen, Fars, Arap, Arnavut, Boşnak âlimlerimizin yazmış olduğu kitapların günümüz Türkçesi’ne uyarlanmış biçimlerini okuyacağız. İtiraf edelim; memleketimizde İbn-i Sina okuyan parmakla sayılır. Fârabî’yi oturup adam akıllı okuyanlarımıza az rastlanır. Örnekler tabii ki çoğaltılabilir. Ve ancak bunun suçlusu sadece biz değiliz. Bu eserleri bugün anlaşılabilir bir biçimde yorumlayarak yayınlayan fazla sayıda kitabevi bulunmuyordu. “İbn-i Sina okumak istiyorum.” diyorsunuz, elinize Kitab’ül Şifa yerine İbn-i Sina hakkında yazılmış bir kitap veriyorlar. Bu bir tür bariyer. Yani karmaşık düşünce kalıbını oluşturmayı başarmış kendi, öz bilginlerimizin öğretilerini okumakta eksiklik gösteriyoruz. Bunu “Dünya edebiyatını dışlayalım!” anlamında değil; “şunu ve bunu biliyorsak onu da bilelim” anlamında ifade etme çabası içerisindeyim.

Kutsal Kitap’a her müminin bakışı aynı sevgi temelinde buluşsa dahi her düşünen özgür birey Kutsal Metinler ile ilgili farklı ve çeşitlendirici bakış açısı sergileyebilir. İlahiyat profesörü olan bir hocanın Kur’an-ı Kerim’e yaklaşımı ile bir komedyenin görüş açısı farklı olabilir. Bize çocukluğumuzdan beri Kur’an Kerîm’in çok ciddi olduğu öğretilmiştir. Kur’an okunacağı zaman genellikle yüzümüzü asardık. Üzüntü ve suçluluk hissi vardı. Kur’an okunurken gülünmezdi. Gülmek bir saygısızlık göstergesi olarak addediliyordu. Ahali; Kullarına gülmeyi nasip eyleyen Allah gülmekten, espri yapmaktan, şakadan anlamaz olabilir mi?

Kutsal Yazıtlar’da pek çok cümle inananlar gülsün diye vahiy olmuştur. Bunların hangi ayetler oldukları kişiden kişiye değişebilir.

Yani: Güle Güle okuyun efendim.

Tartışmayı bitiren yazı mı daha makbuldür, tartışmayı başlatan mı?