Azmaz ise şaşırmak gerekir. Azmaya müsait olan illa ki azar. “Azar” böyle bir sözcüktür: hem azaltmak anlamına gelir, hem de fazlasıyla artırmak. Zıt manaları tek bünyede hazmetmiş bir kelime.
Biz ise gelin azıtmadan azar azar kâh o konudan bahsedelim, kâh bundan.
Debriyaj… yıllarca vardı bu kelime. Büyükşehirlerde insanlar artık bu kelimeyi bilmiyor bile. De gerçekten; tam olarak ne demek acaba? Debriyaj… “İşte pedal işte… Vites değiştirmek için…”
Onu demiyorum. Ben ne demek olduğunu soruyorum. Yani manası ne?
Hatunları boş boş oturunca afakanlar basıyor. Ben ise boş boş durmaktan keyif alıyorum. Hareket durmak için değil midir?
Alış-veriş yapmanın bir rahatlatıcılığı var. Aslında alış-veriş bir iş. Yani yorucu bir eylem. Alış-veriş hakkında hissiyatımın temel durumu şu şekilde: Alış-veriş şöyle güzel; 1.000 paran vardır. 3 paraya çok istediğin bir şey bulur ve alırsın. 1.000 paraya oranla 3 para kayıp bile sayılmaz. Böylece sanki cebinden hiçbir şey çıkmadan bir şeylere sahip olursun. Yoksa “1.000 param vardı. 970’ini şunu almak için kullandım.” biraz iç burkucu. Sonucunda bir tarafın fakir kaldığı ticaret arızalıdır demek yanlış olabilir mi?
Çocuk sorsa kaçarım tipinde soru: Her şeyi biliyorsan niye her şeyi bilir hale geldin?
Firavunik ilim: Firavunların en ilgi gösterdikleri konu tabii ki ölümden sonrası idi. Bu Firavunlar’ın yaşadıkları hayatı değersiz gördükleri anlamına gelmiyor gibi görünse de mutlak saadeti ancak ölümden sonra elde edebileceklerine karşı bir inanç beslediklerini kanıtlıyor. Ölüme ve meftalara gösterdikleri saygı (daha İlahi Kutsal Anlatılar’ın yeryüzüne ayet olmadığı unutulmaz ise) gerçekten takdir gerektirir. İnsanlığın Kutsal Kitaplar’a kavuşmaya hazır hale gelmiş biçimi Antik Mısır Uygarlığı idi; ki yine bu uygarlık Yaradan’ın Ayetleri’ni ilk reddeden uygarlık olarak dikkat çeker.
İşte ölümden sonrası için yaşayan Firavunlar’dan çoğu ikizlere ilgi göstermişlerdir. İkiz ve hatta üçüz çocuklar itinayla saraya getirilirlerdi. Özel bir eğitimden geçmeleri sağlanırdı. Ve sonra ikizlerden biri öldürülüp mumyalanırdı. Hayattaki ikizin ölen kardeşi ile irtibata geçebileceği düşünülürdü.
Kardeşlerin ölümleriyle hayattaki kardeşlerine ilahi ve sır olan Ruhlar Âlemi’nden haberler ile bilgiler sunabileceği inancı Osmanlı Hanedanı’nda bile görülür. Bahsedilmez. Konu edilmez ve ancak görülür.
Firavuniçe… öhüm!.. pardon bu saçma oldu. Firavuniçe ne yahu? Zaten ne zaman firavun desem aklıma kavun geliyor.
Çin’de yıllarca tek çocuk kuralı uygulanmış olmasına rağmen nüfusu halen nasıl artıyor biri bana bir izah edebilir mi lütfen? Matematikle çıkamadım işin içinden… Amerikanlar’a sordum. Basit bir cevap verdiler: “Yanlış sayıyorlar.”
Güncel haberlerde en dikkat çekenler tabii ki; Beşiktaş Pazarı’nın yıkımı kararı! Ne diyeyim ki! Oldu olacak Kapalı Çarşı’yı yıkıp yerine AVM dikin! Yahu semtin ahalisi karardan memnun değilse daha kim ne diyebilir? Ve ancak Beşiktaş’ın seçilmiş belediye başkanının tutsak olduğunu unutmamak gerek. Yani ahaliyi, cemaati dinleyen ve yani cümle vatandaşın oyu ile seçilenler yok iş başında. Atamalı belediye başkanı var Beşiktaş’ta şu an.
Efendim, ABD 54 yıl sonra tekrar Ay’a gidiyor. Konuya ilgi duyanlar bunun sebebini merak ediyorlar. “Niye durup dururken Ay’a gidesi geldi Amerika’nın?” şeklinde soranlar var. Saygıdeğer hanımlar ve beyefendiler; lütfen şu devasa tutumu görmezden gelmeyin: Ay’a giden Artemis misyonunda bir Kanadalı astronot var.
İşin bamteli şu: Bu Kanadalı astronot Ay’a ayak basarsa buraya Kanada Bayrağı dikecektir. Yani bu vesile ile Ay’da iki ulus bayrağı bulunacaktır: ABD ve Kanada.
Peki Kanada bunu hak edecek ne yaptı? Uzun yıllar boyu uzay araştırmalarını mı destekledi? Ulusal anlamda bilimsel faaliyetler ve yeniliklerle kendi teknolojisini mi geliştirdi? Hiç alakası yok.
Yani Kanada resmen “Armut piş ağzıma düş” biçiminde Ay’a doğru gidiyor. Ve şaka bir yana Artemis misyonunun sadece bu amaçla yapıldığı konuşuluyor. Yani tek yapılması istenen Kanada’yı Ay’da hak iddia edebilir hale getirmek.
Bu senaryoya “Onaylarım” diyen Amerikalı’yı zeka özürlü olarak görmek sanırım hakaret olmayacaktır.
Dünya Kupası… Şahane de bir grup geldi… ABD, Avusturalya ve Paraguay… Yani Brezilya, Almanya, Arjantin değil… Hepimiz şu konuda birleşelim: Evet başarılan hedef muazzam. Ve ancak Kosova maçında iyi oynadığımızı söylemek zor olacaktır. Böylesine kritik bir maçta neden en üstün vasıflarımızı sergileyemedik sorusu Dünya Kupası coşkusu içerisinde pek ses getiremiyor. Direklerden dönen toplar, Uğurcan’nın yaratık kabiliyetinde kurtarışları sayesinde Kosova’yı geçebildik. Bunun yanında Bosna-İtalya maçını görme fırsatınız olduysa Bosna’nın İtalya’yı nasıl acımasızca dövdüğünü biliyorsunuz demektir. Adamlar maçın başından sonuna kadar sürekli ve hep artan baskı kurdular. Gol atınca durmadılar. İtalyanlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Kosova maçını bizim için zor yapan unsur duygusal idi: Hiçbir Türk Kosova’nın yenilmesini istemez. Ve ancak takımımız biliyordu ki Kosova ile bizim temsil ettiğimiz ortak kültürü Dünya Kupası’nda en iyi temsil edebilecek ülke Türkiye’dir. Bununla beraber Bosna’nın Dünya Kupası’nda olacak olmasına da ayrıca seviniyoruz tabii ki. Dünya Avrupa’nın sadece Hristiyan Kültürü hegemonyası altında olmadığını, Avrupa kıtasının inanç çeşitliliğine sahip olduğunu görebilecek. Türkiye ve Bosna… Yalnızca ikimiz yüz milyondan fazla nüfusuz. Dünya artık İslam’ın Doğu’ya ya da Batı’ya değil, Âlem’e ait olduğunun idrakine varabilecektir. Spor demek kültür demek. Kültür demek tarih demek. Tarih demek inanç demek. Her konuyu dini bağlamda ele almak çabasından ziyade uygarlıklar kültürü ve kıtasal imaj hakkında bir tespittir bu sadece.
Gel gelelim şunu da kısaca itiraf etmeliyim:
Ben insanların aynı anda iki cümle söylemeleri gerektiğinde ne yaptıklarını anlayamadım. Var mı bir yöntemi? Yordamı?
Bugünün işini yarına bırakma.
Yarının işini yarına bırak.