Her yıl temmuz ayının ilk haftasında, durum değerlendirmesi içerikli bir yazı kaleme alırım. Çünkü 1 Temmuz 2006; ailemle birlikte gurbeti terk edip memleketimde hayata yeniden "merhaba" dediğim gündür.
Gurbette geçirdiğim 30 yıl boyunca en büyük hayalim; bir gün vatana kesin dönüş yapmak, doğduğum topraklarda doymak, sevdiklerimin düğününde de cenazesinde de bulunmak, memleketim için bir şeyler yapmak, köyümde yaşlanmak ve bir uçağın alt katında tabutla değil üstünde bavulumla gelebilmekti. Hayallerim ve projelerim zaman geçtikçe değişse de kesin olarak hedefim, 30 yaşımda vatana dönmekti. Hayalimi gerçekleştirmek on yıl gecikmeli kırk yaşımda gerçekleşti.
Almanya, savaştan bizden sonra çıkmıştı; ama bir matara su, bir somun ekmekle vatanları için çalışıp çabalamışlar, savaşın enkazını kaldırmışlar, akla ve bilime yönelmişler. Kısa zamanda toparlanıp büyük işler başarmışlar. Aslında yaptıkları işler bize hiç yabancı değildi; yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kurulan cumhuriyetimizde Atatürk’ün çizdiği rotayı kullanmışlar.
Hatırlayın; biz de yüzlerce yıl süren savaşlardan çıkmış, akla ve bilime yönelmiş, sınırlarımızı yeniden çizmiş ve üretime odaklanmıştık. Kalkınmaya köylerden başlamış, tarımda ilerlemiş, araba ve uçak fabrikaları kurmuş, maddi ve manevi borçlarımızı kapatıp halkın eğitim ve ekonomik seviyesini yükseltmiştik. Medeniyette ve demokraside Avrupa’nın dahi yapamadıklarını yapmış; halka "kul" değil "efendi" demiştik. Sayımlarda öküzlerden sonra gelen kadınlarımıza, insan haklarının tamamını vermiştik.
Ancak Atatürk’ün vefatıyla birlikte "Atatürkçüler" türedi. Halktan kopup halka rağmen kararlar almaya başladı; siyaseti adeta bir zulme çevirdiler. Halk da bunları kendi silahıyla devirip, demokrasinin kılıcıyla 1950’de bu anlayışı yıkarak yeniden "şeriat" vaat edenleri iktidara getirdi.
Bizler şeriat beklerken fabrikalarımız kapatıldı; askerimiz elin gavuru için gavur topraklarında kurşunların önüne atıldı. IMF’den borçlar alındı, bağımsızlığımız NATO’ya peşkeş çekildi. Köylünün okulu kapatıldı, toprağı elinden alındı… Derken, savaş yıllarından daha da kötü günlere savrulduk. Açlık ve yokluk hüküm sürerken, bizden yıllar sonra savaştan çıkan Almanlar ve Avrupa bize kapılarını açtı. Aç karnımızı doyurmak için ağzımızdaki dişler sayıldı, kurbanlık koyun gibi işçi pazarlarında pazarlıklar yapıldı; binlerce yıllık tarihi olan, yüzlerce yıl dünyanın yarısına hükmetmiş Türkler, elin gavuruna iş gücü olarak satıldı…
İşte o dönemlerde, yani 1968’de gitmiş babam Almanya’ya. 1971’de de annemle birlikte bizi götürdü... Henüz 5 yaşımdaydım. Büyüdükçe nasıl dışlandığımızı, nasıl ezildiğimizi, 600 yıllık imparatorluk döneminin öcünün bizden nasıl çaktırmadan alındığını gördüm. Tüm sosyal imkanlara rağmen gurur yapıp Türklüğümü, asaletimi korumak uğruna vatanıma döndüm. Gelişmiş Avrupa’da ne gördüysem Domaniç’te yapmaya, yaptırmaya kalktım. Domaniç’te kurulan Osmanlı gibi, küllerimizden yeniden doğarız diye düşündüm. Halkımın bırakın yad ellere işçi olarak gitmesini, İnegöl’e bile gitmesin diye yırtındım. "Domaniç’i tarihi, doğası ve tarımı kurtarır" diye onlarca proje sundum. "Ya Domaniç için bir şeyler yapın ya da yapanlara engel olmayın!" diye haykırdım...!
Geriye dönüp baktığımda İlçemi değiştireyim derken ben değişmişim. Umutlarım azalmış, yaş ilerlemiş… Ama kim bilir, belki bir yirmi yılın ardından, her şey değişir, Domaniç gelişir, Domaniç’ten doğan güneş Türklüğü yeniden yeşertir. Biz görme sekte görenler belki de bizi ardımızda bu şekilde yaşatır!