Soru şu idi: “Eğer tüm insanları öldürebilecek bir kapasiten, yeteneğin ve olanağın olsaydı ne yapardın?”
Cevap şu idi: Kendimi öldürürüm.
Asil ve onurlu bir cevap gibi görünüyor. Ve ancak aslında bir itiraf bu cevap. “Kendimi öldürmezsem hepsini öldürürüm çünkü.” demek bir nevî.
Kurucu Domaniçliler, şu soruyu dikkatinize arz etmek isterim: “Vücudunuz bütün Dünya olsun ister miydiniz?”
Hemen özet ve ek açıklama şu yöndedir: Artık mikro plastik denen bir şey var. Efendim, bizler zannediyorduk ki plastik binlerce yıl erimiyor. Meğer yanılmışız. Plastik binlerce yıl boyunca eriyormuş. Plastik atıklar mikro ölçekli inceleme yapılmadıkça belli olmayan derecede sürekli erimekteler. Bunlar mikrop büyüklüğünde plastik parçacıkları demek. Yapılan araştırmalara göre Dünya’nın en derin noktasında mikroplastikler var. Dünya’nın en yüksek noktasında mikroplastikler var. Ameliyathanelerde, tabutların içinde varlar. Soluduğumuz havadalar. Peki bu ne demek oluyor? Bu mikro ölçeğin tüm gezegene hızla yayılma kapasitesi olduğunu gösteriyor.
İnsanız. Ölüyoruz. Toprak altında inzivaya çekilip inşallah toprak oluyoruz. Vücudumuz, varlığımız mikro parçalara ayrılıyor. Tıbbiyeliler hep söyler: “Hiçbir şey yok olmaz. Sadece form değiştirir.” İşte biz de mikro, minnacık parçalar haline geldiğimizde tıpkı mikroplastikler gibi Dünya’nın her yanına ulaşır oluyoruz. Bedenimiz tüm Dünya olmuş oluyor.
Soruyu tekrar hatırlatırım: “Vücudunuz bütün Dünya olsun ister miydiniz?”
Madem ki tababetten bahsettik, şunu ifade edelim: bazı tabipler ölümü kanser ile eş tutuyorlar. Yani tedavi edilmesi gereken bir hezeyan olarak tarifliyorlar.
Bu teze göre şöyle ki; ölüm metamorfoz gibi bir durumdur. Bazı solucan ve kurtçukların kendilerini resmen öldürüp aradan binlerce yıl geçtikten sonra tekrar diriltebildikleri görülmüştür. Bununla beraber bazı bitki çeşitleri on yıllarca uykuya yatıp daha sonra tekrar filizlenebilmektedir. Bir insan öldüğünde vücudu aslında tükenmemiştir. Bu tezin anlatısına göre ölen bir insan makine desteği ile çürümekten uzak tutulursa vaktin birinde mutlaka dirilecektir. Belki 10, belki 100 sene… Beden taze tutulabilirse ruh bünyeye geri dönecektir gibi bir yaklaşım.
Rahatsız edici olmak istemem ve ancak “insan dirilten büyülü müzikler” diye bir kavram var.
Nasıl ve neden bunu yaptığını bilmediğim iki tane doktora öğrencisi morglarda inceleme yapıyorlar. Morglarda müzik çalınırsa ne olacağını araştırıyorlar. Meftaların hayatlarını analiz ediyorlar. Hangi müzikleri dinlediklerini öğreniyorlar ve cesetlere yaşamları esnasında onları en çok etkileyen müzikleri dinletiyorlar. İnanınız; ölülerden bazıları diriliyor. Bazı cesetler ise cansız da olsalar refleks atar gibi ani birtakım hareketler yapıyorlar.
İnsan gelişiyor, oluyor ve bilir hale geldiğinde onbinlerce yıl var olabilecek bir forma bürünüyor. Ölüyor. Toprak oluyor. Çünkü varlığı kutsî ve ulvî hikmeti taşımaya müsait hale geliyor. Böylece bilginin öğrenimi, deneyimi ve idrakı için zamana ihtiyaç duyar oluyor. Ve zamana dayanacak bir varlık biçimi olmayı seçiyor: toprak.
Haydi dizginleri biraz salalım ve rahatça edebiyat yapmaya gayret edelim: Bilirsiniz ki arkeolojik çalışmalarda bundan 100.000 yıl öncesinden kalma insan kalıntıları bulunuyor. Kemikleri halen
erimemiş meftalar. Buradan şunu anlıyoruz ki insan bedeninin tamamen topraklaşması yaklaşık en az 70.000 seneyi buluyor. Bu demek oluyor ki erken insanlar şu anda içinde bulunduğumuz zamanlarda tamamen toprak halini alıyorlar. Yani Cennet ve Cehennem’e alımlar başlamış sayılabilir. Ayrıca bu ilkel insanlar tüm bedenleriyle Dünya’ya mikro ölçekte yayılıyorlar artık.
Yaşantıya 70.000 sene olan süre, ahirette olana 5 dakika bile olabilir.
Mevzu şu: Hayatın zıddı nedir?
Ötesi berisiyle kıyaslanamaz.
Yani ölüm hayat ile kıyas olmaz.
İlahi zaman algısı ile beşeri zaman algısı arasında basit ve kaba bağlantı şöyle ifade edilebilir: Allah Âlem’i (Dünya’yı) 6 günde (yevm) yaratmıştır. Kutsal Kitaplar böyle der.
Dünya’nın yaşı 4,5 milyar yıldır. Yaklaşık 1,5 milyar yıl sonra yerküre kompleks yaşam türlerini barındıramaz olacak olsa dahi gezegenimizin 5 milyar yıl daha var olacağı öngörülmektedir.
Yani kabaca Dünya’nın varlık süresi 10 milyar yıldır.
Dünya’nın yaratımı onun tüm varlık süresini kapsayacağı için Dünya’nın yaradılışı beşeri anlamda 10 milyar yıl sürmüştür/sürecektir sonucuna varabiliriz. İlahi zamanlama ile bu 10 milyar yıl 6 gün etmektedir. Yani ilahi Âlem’deki 1 günlük süre beşeriyatta yaklaşık 1,6 milyar yıl etmektedir. Bu bağlamda ebediyette ki var oluş vaktimiz 1 gün bile sürmeyecektir. Kelebek gibiyiz bu açıdan bakılınca. Yaşıyoruz. Yıllar dolduruyoruz. Ve fakat Evren’in muazzam devasalığında doldurduğumuz vaktin var bile sayılamayacak kadar kısa olduğunu idrak ediyoruz. Saniye bile değiliz aslında. 1,6 milyar yıllık bir günde bizim 80-90 yıllık ömrümüz ne kadar süre doldurabilir ki? Anlaşılıyor ki cümlemizin yargılanıp değerlendirilmesi bir ilahi gün bile sürmeyecek.
Ölüme saygı tüm insanların içinden gelen doğal tepkidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Filistin ile ilgili konuşma yaparken hükümete İsrail ile ticaret yaptığı için veryansın ederken heyecanına yenilip bir anda kalp krizi geçirerek yere yığılan milletvekili Hasan Bitmez yerde can çekişirken Akp sıralarından bir kadın vekil “Geber! Allah’ın sopası yok!” diye bağırıyordu. Daha sonra ki TBMM oturumlarında bu kadın Akp sıralarının en önüne geçiyordu. Yani Akp can çekişene tacizi sahipleniyordu gurur ile.
Bu tür insanların demolekülize edilmeleri gerekir. Teröristler, gericiler, yobazlar, nefret dolu edepsizler… demolekülize edilmelidirler. Yani varlıkları başka bir forma dönüşememelidir. En ufak zerrecikleri bile imha edilmelidir. Varlıklarından bir iz kalmamalıdır. Böylece kirleri tabiata yayılmamış olur.
“Her canlı ölümü tadacaktır.”
Tadacaktır. Doymayacaktır. Tatmak.
Canlı ölümü tadacaktır. Ölmüş olan cansızdır. Dolayısıyla cansızlaşan ruh artık ölümü değil; ya Cennet’i ya da Cehennem’i bulacaktır.
Ölüm çoğu kimseyi ürkütür. Samimi olalım. Hayat belli bir süredir. Başı vardır, bitimi vardır. Ve ancak ölüm ucu açık bir süre gibi görünür. Sanki ölüm çok uzun olacaktır. Ne zaman biteceği belli olmayan bir muamma gibi gelir.
Ve fakat “tatmak” fiili aslında ölümün çok kısa olduğunun bir habercisi sayılabilir.
Hayatını iade etmek isteyen tanıdıklarım vardır. İadesi ne olurdu acaba? Da; hayatı alırken ne verdin ki iade ettiğinde bir şeyler alasın?
Şöyle bir ilahi senaryo; Mutlak Hakim diyor ki; “Genel af! Herkesin tüm günahları silindi!”
Önce mutlu oluyor herkes. Sonra büyük bir stres başlıyor. Sicili temizlenen azılı suçlular gibi insanlar günahsız hallerini korumakta güçlük çeker oluyor. Sicili yamukken “Ne de olsa sabıkalıyım” diyerek rahatça suç işleyen, sicili bir anda temizlenince sudan çıkmış balığa döner. İşte insanlar da bu durumu yaşarlar. Anlaşılır ki günah işlememek sevaptır. Her sevap ise ibadet değildir.
Sordum “Senin için ölebilir miyim?” diye.
Duydum “Varlıkta benim için ölmene layık olan yoktur.”
Korktum. Soruyu unuttum. Duyunca durdum.
“İnsanlar ölmek üzereyken yellenirmiş” diye yaygın bir kanı oluşmasından ötürü gaz tahliye etmekten korkup çekinen biri vardı. Zartlarsa zortlayacağını sanıyordu. Ne oldu ona acaba?