Türk Tarihi’nin en büyük devletinin kuruluşuna ev sahipliği yapan Domaniç’ten herkese hak ettiğinin fazlasını dileyerek başlayalım bu hafta. Görünmeyen köylere yolculuğumuz var. Bildiklerimizi bildirmenin lüzumu var. Akıllara gelmeyenleri izah edip içimizi karartan, mutluluğumuzu tırpanlayan ve her gün her mecradan karşımıza çıkıp vır vır ürüyenlerin Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yaptıkları tahribattan zihnimizi biraz arındırıp onları dışlayalım. Kürsüye yaslayarak konuşan pardüsü bağımlılarından uzaklaşalım. Çünkü yoksa Nasreddin Hoca fıkrası misali yakında kürsü doğuracak!
Evvela bir soru ile konulara dalışa geçersek; ağaç kendi ağırlığından fazla miktarda meyve taşır mı? Eğer taşırsa, hangi ağaç? Eminim ki herkesin meyvelerinin ağırlığından ötürü dalları yere değen ağaç görmüşlüğü vardır. Lütfen ağacı kendi ağırlığının 500 misli yük taşıyan karınca ile kıyaslamayalım. Çünkü meyveler ağacın çocuğudur. Ağaç meyveyi oluşturur. Sadece yük olarak taşımaz. Ve bir annenin kendi ağırlığından fazla ağırlıkta bir çocuk doğurması nasıl bir mucizedir sanırım rahatlıkla tahayyül edilebilir.
Her fırsatta hatırlıyorum: “Bitki örtüsü her an secdededir. Çünkü onlar Yaradan’ın kendilerine verdiği sorumluluğun dışında hiçbir şey yapmazlar.” Ağaç günah işlemez.
Ağaçlardan, bitkilerden bahsederken bir hayâl zihnimde bas bas bağırıyor: Okyanus ormanı istiyorum! Evet okyanusun dibini özel tohumlarla ekip zemininde 30-40 metrelik okyanus ağaçları olsun istiyorum! Bu kendiliğinden olmamışsa vazife bize (insana) düşüyor demektir. Bunun buğday ekmeyi öğrenmekten bir farkı yok. Özel tohumlar geliştirmeli ve su gezegeni Dünya’nın suyunu temizleyici uygulamalar yapabilmeliyiz.
Yeni nesil telefon ekranında bir resim açıyorum. Çimlerin arasında objektife bakan bir ballıbaba çiçeği var ekranda. Ve çok geçmeden bir arı geliyor. Ekranın üzerine konuyor. Çiçeğe ulaşmaya çalışıyor. Zorluyor! Ekranda gezinip duruyor. Kendi etrafında bir o yana bir bu yana dönüyor. Uçuşa geçip tekrar konuyor ve bir daha deniyor. Tam o esnada ekran sönüyor. Ve arı tam 4 dakika boyunca ekranın üzerinde sabit bir biçimde donakalıyor. Sanırım bir tür şok geçiriyor. Bitkinin yapayı bile mahlukatı kendisine çekiyor.
İhmal edilmemesi gereken bir detay: ilk meyve tek başına tutunur. En azından belli bir süre. Ve yere ilk düşen meyve her zaman ilk oluşan meyve değildir.
Kıymetli Domaniç ahalisi, şu sıralar bilim ve teknik açısından şöyle bir proje kovalıyoruz: su içinde sesten hızlı yol alabilmek. Konu hakkında tonlarca fikir ortaya atılmış vaziyette. Kimi diyor ki; “Eğer su içinde ses bariyeri kırılırsa tsunamiye bile neden olabilir.” Kimi diyor ki; “Suyun dışından hız alıp suya giriş yapılırsa belki olabilir.” Başka bir kimi karşı çıkıyor; “O zaman araç suya değdiği anda parçalanır!” Kimi diyor ki; “Suyun içine mancınıklar yaparsak belki sesten hızlı fırlatım yapabiliriz.”
İlmî hadiselerden bir başkası ise; Dünya Duvarı.
Bunu yapmak için Dünya’nın dışına Dünya’yı çevreleyecek biçimde binlerce uydu gönderiyoruz. Bu uydular lazer ışığı ile birbirleriyle bir ışık bağı oluşturuyor. Hani çok iyi korunan yerlere soygun yapmaya gelen hırsızların alt etmeleri gereken bir lazer ışıklı koruma vardır ya? Aynı bunun gibi.
Dünya’nın dışında ki binlerce uydu bir örümcek ağı gibi hepsi aynı anda ve sürekli birbirlerine lazer ışık düzlemi ile bağlanır. Eğer herhangi bir gök cismi ya da tehdit bu ağın içinden geçerse sistem anında alarm verip güvenlik prosedürünü uygulamaya alır. Zor görünüyor olabilir ve ancak değil. Şu an ki insani teknoloji kabiliyeti ve yeteneği bunu rahatlıkla yapabilecek seviyededir.
Unutmayalım; duvar saldırıldıktan sonra örülürse hiçbir işe yaramaz.
Biliyorum, saçma ve uçarı gelecek… Ve fakat ABD Senatosu’nda komutanların Dünya dışı varlıklar ile ilgili canlı yayında sorguya çekildiği hakkında haberiniz olmadığını biliyorum. Çünkü nedense Dünya bunu haber yapmadı! Yahu ABD Senatosu diyorum! Alooo?! Komisyon temsilcisi ısrarla sordu: “Dünya dışı ve medeni bir canlı formunun olup olmadığı sorusuna vereceğiniz cevap nedir?” Komutan dedi ki; “Yok diyemem. Ama olduklarını söyleyebilmem mümkün değildir.” Haydaa…
Gelin biz biraz daha ayakları yere basan mevzulara odaklanalım: İlahiyat. Efendim Diyanet’e sorumuz şu; “Hocam, hocam… Yalancı, şerefsiz, hırsızın birine yanlışlıkla helallik verdim. Nasıl geri alırız onu hocam? Yanlış helallik geri alınır mı? Hocam? Hocam?”
‘Lâhavlevelaguvveteillahabillahaazzim… Ya sende hep zor sorularla geliyorsun be kardeşim.’
Kudüs… Şimdi İsrail’e şunu sormam gerekir; Dünya’nın en büyük ikinci Hindu tapınağı Hindistan’da değil, New Jersey’de açıldı. Peki Hindular Kudüs’e de devasa bir budist tapınağı yapmak isterse… “Bizde Allah’ın yolunda olacağız. Kudüs menzilimiz olacak.” derse… İsrail yine “Gel de seni de öldürelim.” mi diyecek? Yani garez sadece Müslümanlar’a mı? Yoksa Budistlere ve diğer inançlara torpil var mı?
Çok üzülüyorum bunu söylerken ve ancak inanan/inanmayan pek çok kimsenin Kutsal Kitapları İlki ve Sonu’yla okumadıklarını biliyorum. Efendim, Tevrat’ta “Filist” halkından bahsedilir. Tevrat vahiy olduğunda Filistin diye bir devlet yok idi. Ancak Tevrat’ta “Filist” halkı yalnızca para ve mülke tapan bir güruh olarak tarif edilmiştir. Kenan’ı parsel parsel Musevîler’e sattıkları aklıma gelince bu konuda sarsıntı yaşıyorum. “Tevrat nasıl oldu da 3.000 yıl sonra ki durumu anlattı?” sorusunu soramıyorum. Ve çünkü Allah kelamı… Mucizedir.
Kudüs’ü yaşamanın ve özgür kılmanın yolu O’nu seven herkese saygı duymaktır. Barıştır.
Bu arada geçen gün “RAB” plakalı bir araç gördüm. Normal mi bu? Doğru mu? Allah ismi araba plakası mı olur?! Yuh artık be! O plakayı veren memurun ben…
Orta Asya’daki kardeşlerimizin müziğini dinlerken şarkılardan birinde şu ifadeye denk geldim: “Tanrı’ya seyretmek.” Yorum yapmayacağım. Benim içimi ısıtırken nefesimi serin etti bu ifade.
3 yaşında bir çocuk sokakta yanımdan geçerken “Allah-u Ekber” dedi. 1’den 10’a kadar sayamayan insanevladı “Allah birdir” deyince iman etmiş mi oluyor?
Yine geçen gün mavi-kırmızı canavar lambalı bir zabıta aracı gördüm. Yahu bunlar polisin renkleri değil mi? Benim bildiğim zabıta sarı ve lacivert ışık kullanır. İtfaiye kırmızı, ambulans mavidir örneğin. Cenaze araçları yeşil lambalı olurdu. Yahu Yeşilay aracı gördüm yeşil canavar lambasını yakmış hızla gidiyordu. Haydi cenazeyi anlarım da Yeşilay nereye gidiyor acil acil?
“Aşağıdaki tekel gece yarısı olmasına rağmen satış yapıyormuş!”
‘Neaa?! Yeşilay Özel Tim! Hemen olaya müdahale!’
YÖT ne ya? Öt gibi…
Siyahay… Maviay… Sarıay… Onlara daha vakit var…
Bir devlet dairesinde memur soruyor: “Adın ne senin?.. Gitsin mi?.. Senin kardeşin var mı? Nedir abinin adı? Dursun mu?! Yav yörü get hade be! Şaka mı lan bu!”
Nazi diye Türk ismi var. Biz (Domaniç Gazetesi) röportaj yapmıştık adamla. Ama röportaj konusu farklıydı. İsmin üzerinde durmadık bile. Nazife, Nazlı gibi bir isim: Nazi… Naza çeken anlamında… Vay ki vay… Bu adam Almanya’ya ya da İsrail’e gitse adamı kral yaparlar be!
Hanımlar, efendiler… Kaçarı yok… Artık herkes telefonuyla bir şeyler yapıyor. Emoji ne demek bilmeyen kalmadı artık. Ve Dünya’da en çok kullanılan emoji kırmızı kalp şeklinde olan. Peki bu emojinin özü nedir? Aslında bu emojinin özü iki adet soru işaretidir: ⸮? biçiminde… Müthiş manidar.
Velhasıl Domaniç, bizim niye Domaniç olduğumuz belli.
Düşüncelerim benden daha mı gerçek?