Çukurcalı merhum Süleyman Kalem vardı Almanya'da; komik hikâyeleri ve hoş sohbetiyle tanınırdı. Bu anlatacaklarımı ondan duymuştum.
Bundan 80-90 sene evvel, Çukurca'da kışın Kur'an kursuna giden öğrencilere köy imamı kıbleyi tarif ederken, “Kıble, Selim Dede tarafıdır” demiş. Bahar gelip meralarda otlar diz boyu olunca, köyden iki genç kız Selim Dede taraflarına ot toplamaya gitmişler. Eskiler bilir; kuzular için dağlardan çuvallarla ot toplanırdı.
Ot toplama işini bitiren kızlar, Selim Dede'nin pınarlarından birinin başında dinlenirken öğle ezanı vaktinin geldiğini düşünmüşler. O zamanlar ne elektrik var ne hoparlör ne de kimsede saat... İmamın tarif ettiği gibi abdestlerini alıp, Selim Dede'ye doğru yönelerek namaza durmuşlar.
Köyün ileri gelenlerinden biri kızları o halde görünce yanlarına gelmiş ve namaz kılarken asıl kıbleye dönmeleri gerektiğini hatırlatmış. Kızlar ise köy imamının "Kıble Selim Dede tarafıdır" dediğini söyleyerek itiraz etmişler. Yaşlı adam, “Evladım, köyün camisindeyken kıble o tarafa düşer” dese de gençleri kıblenin güneydoğu yönünde olduğuna bir türlü ikna edememiş.
Benim babaannem de “Bulutlar İncebel'e doğru, yani Bulamır'daki evimizin kıblesine doğru giderse yağmur yağar” derdi. Gerçekten de bulutlar İncebel'e yöneldi mi ardından yağmur gelirdi. Fakat sonraki yıllarda karşı mahalleye ev yaptığımızda, bizim evin kıblesi İncebel olmaktan çıktı. Artık bulutlar İncebel'e gitse de yağmur yağdıramaz olmuştu...
Yerleşik hayata geçişle birlikte asırlarca aynı yerde kalan insanlar, coğrafi şartlara göre kurallar belirlemiş ve gelenekler oluşturmuştur. Dikkatli gözlemlerle şekillenen bu töreler, zamanla mutlak gerçeklere, tabulaşmış kanunlara dönüşmüştür.
Türkler, İslamiyet öncesinde doğa olaylarına tam anlamıyla konsantre olmuş, adeta doğayı bir rehber kabul etmişlerdi. Hayvancılık ve çiftçilikle uğraşırken karşılaştıkları nimetin de felaketin de kaynağı doğa olduğundan, tabiat olaylarını ustalıkla deşifre etmişlerdi.
Yaşanan coğrafyaya göre mevsimler bazen "Kış ve Hızır (Yaz)", bazen üç, bazen de dört mevsim olarak gözlemlenmiştir. Eski Türk takvimine göre yeni yıl (sene-i devriye) 21 Mart'tır. Yeni sene başlamadan hemen önce, 19-20 Şubat tarihlerinden itibaren doğa üç büyük olay yaşar. Bunlar; önce havaya, sonra suya, en son toprağa düşen "İmre", yani bildiğimiz adıyla Cemle ya da Cemre'dir.
Cemrelerin sırasıyla havayı, suyu ve toprağı ısıttığına inanılır. "İnanılır" dediysek, bu aslında tecrübeyle sabit bir gerçektir.
Peki, cemreler bu kadar gerçekse neden tüm dünya buna inanmaz ya da bilmez? Çünkü Sibirya'da hiçbir zaman bahar gelmez, havalar kolay kolay ısınmaz; Afrika'da, yani dünyanın güney yakasında ise kış gelmez, kar yağmaz. Dolayısıyla cemre inancı, sadece bizim yaşadığımız coğrafyanın bir gerçeğidir.
İnançlardaki ve kabullerdeki farklılıklar tam da bu nedenle ortaya çıkar. Bize göre ilk cemre havaya düşmüş, ardından sular ısınmaya başlamıştır; ancak bu hakikat sadece bizim coğrafyamız için geçerlidir. Bunu Güney veya Kuzey kutbundaki halklara dayatamayız. Çünkü evrende tek bir mutlak doğru yoktur; her coğrafyanın, her insanın kendi doğrusu vardır. Bu çeşitliliği bilip buna saygı duyduğumuz gün, inanıyorum ki dünya barışı da sağlanacaktır.