MASALDAN GERÇEĞE…

Dünyadaki en değerli 3 elmayı bilirsiniz… Birincisi insanoğlunun dünyaya gönderilmesine sebep olan yasak elma, ikincisi Newton’un kafasına düşerek gezegenin en eski ve en geçerli kanununu keşfettiren elma, üçüncüsü de borçlu yaşamak pahasına kullanmayı pek sevdiğimiz akıllı telefonun elması. Ancak geçtiğimiz hafta gökten üç elma daha düştü başımıza… Keyifli bir masalın son cümleleri geleceğe dair kaygılandırmış olsa da bu masalın dileğini gökten düşen üç elmaya bağlamak lazım.
Atalarımız yasak elmayı yediği için madem bu dünyada yaşamaya mahkûm olduk, o zaman keyfini çıkarmak gerek… Rahmetli babam; “İnsan, mutfak ile tuvalet arasında yaşayan bir varlık değildir.” derken sanatı, kültürü, duyguyu kastederdi. Yaşadığımız mekanlardaki estetik kaygılara dikkat çeker, köylerin, şehirlerin bir hikayesinin olduğunu, zamanın bu hikâyeye farklı anlamlar kattığını, ancak yerleşimlerin hikayelerinin, doku ve felsefe ile hayat bulduğunu anlatırdı… Haritacı olmamı da bu sebeple çok istemiş, yolumu açmıştı…
Mustafa abim de geçtiğimiz hafta kaleme aldığı “Domaniç Masalı” adlı yazısıyla yöremizin tükenmeye yüz tutmuş dokusunu çok güzel dile getirmiş…
İşim gereği çok fazla memleket gezdim/geziyorum. Yörelerin coğrafyalarına, mimarilerine, kültürlerine kafa yormayı çok severim. Yüzlerce yıldır korunan mimari özelliklere, bozulmamış kültürlere şahit olurum. İşim daha çok belediyelerle olduğu için, yerel idarelerin aslında “irade” sahibi olması gerektiğini iyi bilirim…
Tehlike arzettiği için yıkmak zorunda kalınan eski evlerimiz bir yana, müteahhite kat karşılığı verilen arazi parçaları aslında o kadar değerli ki… Bu parasal bir değer değil aslında, çoğaltılamadığı için özgün kabul ettiren bir değer… Barınma ihtiyacımızın ilk parametresi olan evlerimiz, ne yazık ki sadece bu amaca hizmet etmekten öteye gidemiyor, gitse de iğreti duran yabancı bir konseptin sembolü oluveriyor…
Bodrum’a gidenleriniz bilir; Yokuşbaşı’na geldiğinizde bembeyaz evleri görürsünüz. Lacivert pencereli, tek tip çatısız evler… Halikarnas balıkçısının meşhur yazısı karşılar sizi burada:
Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin.
Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler,
Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler.
Aklınızı Bodrum’da bırakmanızın sebebi bellidir; sokaklarında yürüdükçe büyüler sizi bu şehir…
Beypazarı’nı duymuşsunuzdur. Ankara’nın tarihi evleri ile ün yapmış şirin ilçesi… Etkilenirsiniz… Safranbolu’ya gitmeseniz de, oradaki tarihi konaklarda bir gece olsun konaklamanın hayalini kurmayanımız yoktur… Bursa’nın Cumalıkızık’ı, İzmir’in Şirince’si, Sakarya’nın Taraklı’sı… Hepsi aynı özlemi yaratır çoğumuzda…
Çavdaroğulları’nın, Germiyanoğulları’nın, Menteşoğulları’nın ve diğerlerinin kültürel mirasını koruyan beldeleri gördüğümde, bu beylikleri bünyesine katarak Osmanlı’ya can veren Kayı Boyu’nun memleketindeki iradesizlik de fevkalade üzer beni… Hadi yüzlerce yıllık mirası geçtim, 50 yıl öncesini, yani babamızdan, dedemizden kalan dokuyu koruyamıyoruz ya, torunlarımıza bırakacak bir “hikayemizin” canlanması, masallara bırakılmayacak kadar elzemdir aslında…
Diyeceksiniz ki, “ne yapacağız?”…
Mustafa abimin dediği gibi, aslında bu çok zor bir konu değil… Yerel idarelerimize “irade” katarak başlamak gerekir. Ama öyle hemen “yetkilileri göreve çağırma” kolaycılığına düşmeksizin, doğrudan belediyeyi sorumlu tutmaksızın, çözüme yöre halkı olarak katkı sağlayarak!.. Büyük şehirlerdeki “Kent Konseyi” oluşumunun küçük ölçeklisini, “Yöre Konseyini” oluşturarak…
İki hafta kadar önce ilçemizin imar planlarının yenilenmesine yönelik olarak “İller Bankası” tarafından bir ihale yapıldı. Bir Ankara firması bu işi üstlendi. Mevcut imar planı yeni yönetmelik ve teknolojilere uygun olarak revize edilecek, Çiftlik mahallesi de mücavir alana ilave edilerek yeniden bir imar kurgusu yaratılacak… İmar planları kentlerin yollarını, parklarını, binaların fiziksel özelliklerini, mülkiyet hakkını korumak suretiyle belirler. Bu planlar özgündürler. Yani söz konusu yerleşimin yerel özelliklerine göre tasarlanırlar. Hükümleri vardır bu planların. Bu hükümler yönetmeliklerden ve diğer bilimum mevzuattan üstün oldukları için, belirleyicidir… Tıpkı Newton’un keşfettiği, dünyanın o eski kanunu kadar kesin ve kat’idir.
İşte Bodrum’un böyle akıllarda kalmasının sebebi budur; 1970’li yıllarda yapılmış master planlar, evlerin mimarisini, rengini belirletmiştir. Bu hükümler Bodrum mimarisini yaşatmayı hedefler. Ülke siyasetine ve ekonomisine yön veren nüfuzlu insanlar bile bu kuralı delemezler. Aslına bakarsanız delmek de istemezler, çünkü onlar da bu büyünün etkisine girmişlerdir, bu sebeple o şehirden gitmek istemezler…
Hepimiz, Domaniç’li olmaktan gurur duyan, “Osmanlı’nın Beşiği” sıfatından keyif alan insanlarız. Biliyorum ki hepimiz, yöre mimarisini yaşatmak adına fedakarlıklar da yaparız… Şahsi menfaatler elbette önemlidir de, bu konudaki sorumluluğu sadece yetkililere yükleyerek topu taca atmaktan kaçınmalıyız.
Belediye ve Kaymakamlık makamları başta olmak üzere, ilçeyi temsil edecek her gruptan insanın yer aldığı bir “Yöre Konseyi”, yörenin tarihi, kültürel ve doğal onaylarını belirleyebilecek bir mekanizma olacaktır. Bu konsey, yapılacak olan imar planı için katılım sağlayacak, ilçe halkının kendi yaşayacağı şehri dizayn etmesinde faydalı olacaktır. Hatta ileride, kapsamına girmemizin muhtemel olduğu büyükşehir yasasını hesaba katarak köyleri de bu konseye dahil etmek yerinde olacaktır. Bu konuda kalkınma ajanslarından destek alınmalı, Domaniç’e, yörenin turistik değerine katkı sağlayacak olan ve son yıllarda bütün dünyanın çok önemsediği “Yavaş Şehirler” statüsü kazandırılmalıdır…
Bütün bunlar İRADE ile mümkündür. Başka Domaniç yok! Gelin; çoğulcu bir anlayışla geleceği imar edelim…