10. Yılımızda 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü Özel Yazı

Anadan doğma mankenler ve ben

Ağır mübarek Ramazan günü oruçluyum ve aç karına kesinlikle hiçbir işe gitmek istemiyorum zaten kafam da çalışmıyor… Evde ifar saatini beklerken telefon çalıyor.Köln Hürriyet Bürosu:“Mustafa, Dünya kuaför şampiyonu Beşir Yalçın bir gösteri yapacakmış. Adresi ve saati fakslıyorum. Fotoğrafları dia 400 ASA çekeceksin”Ben:“Şakamı abi bu? Kuaförlüğünde mi şampiyonu oluyormuş. Hem ben hiç dia çekmedim“Fransa Cannes te oluyormuş; Öğrendik..!40 Kilometre gittikten sonra verilen adrese ulaştım. Beşir Yalçın bilmem kaç kez Türkiye Kuaför şampiyonu olmuş. İki mi. Üç mü dünya şampiyonluğu varmış. Beşir, felaket bir İstanbul çocuğu. Ama Almanya’ya ithal damat gelmiş.Dünyanın en seçkin mayo firmaları defile yapacakmış. Defileyi sadece elit kesime hitap eden mayo mağazaları izleyebilirmiş. Basına kapalıymış. Hürriyet’ten Beşir İçin geldiğimi söyleyince beni arkaya, kulise aldılar. Beşir sahne alınca sadece onun gösterisini çekebilirsin dediler. Aman Allah’ım, etrafımda 30 tane manken anadan doğma, ‘bizi de çek, bizi de çek’ diye yanıma geldiler. Bacaklarımda zaten oruçtan dolayı derman yoktu artık heyecan ve utanma da eklenince uzun süre yerimden kalkamadım. Rüya gibi.Evde açlıktan kıvranırken birden kendimi böyle bir yerde bulunca rüyadayım zannettim. Sıra Beşir’e gelince görevimizin başına geçip aslanlar gibi gazetecilik görevimizi, kan ter içinde yaptık. Haber tamam da, 74 poz çektim tamamı yanmış. Yediğim fırçayı ancak işin içinde olanlar bilir. Unutamadığım bir anımdır.

6 ay sonra cevap geldi

1989 yılıydı. Babamın karşı çıkmalarına rağmen hayalimi gerçekleştirecektim. Türkçe öğretmeni bir yakınımın desteğiyle Hürriyet Gazetesi’ne bir dilekçe ile muhabirlik başvurusunda bulundum. 6 Ay sonra 1990 yılı ocak ayının ilk haftasında dışarda Babamın bana aldığı Audi 80 aracıma modifiyeler yapıyordum ki. “Mustafa, telefon Hürriyet Gazetesinden arıyorlar “deyince, saniyeler içinde kendimi 3. kattaki evimizde buldum. Karşımda tok sesli bir erkek sesi. “Ben Köln Hürriyet Bürosundan Suat Türker Başvurunuzu değerlendirdik” Karşımdaki Adam,benim dilekçemde yazmadığım bilgileri de bana söylüyordu heyecanım bir kat daha arttı ve korktum açıkçası. “Öncelikle bölgendeki maçları bir geç bakalım. Sonra biz tekrar değerlendirip seni çağıracağız” Maçlar mı ?Ne, nerede oynandığını, ne nasıl oynandığını, ne de nasıl yazıldığını bilmiyorum. Fotoğraf makinem de yok…Pazar günü gittim sahaya, açkıca Hürriyet muhabirliğine soyunduğumu, ancak özellikle futbol konusun da hiçbir bilgim olmadığını söyledim. İçlerinden biri beni çaldığımız bir düğünden tanıyormuş. Faul, röveşata, gibi bilmediğim terimleri anlatarak bana maç boyunca yardımcı oldu. 12:00’de eve geldim. Aldım kalemi elime başladım yazmaya (O zamanlar bilgisayar yok. Benim bir daktilom bile yok ). Haberi saat 16:00 da ki son trene yetiştirmem gerekiyordu. 3 buçuk saatte yazdığım haber, Çarşamba günü Hürriyet Gazetesinde yayınlandı. Yaklaşık kibrit kutusu büyüklüğündeki haberimi görünce, yürüyüşüm, konuşmam, hayatım değişti. Sanki koca Aachen’de herkesi beni tanıyor, beni konuşuyor zannettim…Şanslıydım, Aachen Hollanda, Belçika sınırıydı. Şanslıydım, Avrupa’nın en zengin Türkü Şahinler Grup Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Şahin Aachen’deydi. Şanslıydım, Mustafa Denizli Alemanya Aachen Teknik Direktörüydü, Şanslıydım, Türkiye’nin tek fahri konsolosu Aachen’day dı. Şanslıydım. Son dönemlerde Avrupa Parlamentosu Başkanlığını da yapacak olan Martin Schulz Aachen’lıy dı. 3 buçuk yıl sonra vaat edilen basın kartımı 1 buçuk yılda almıştım.

Babam karşıydı

Bir an önce işçi olup para kazanmamı isteyen Babam, kendisinin 1968’den beri çalıştığı ve burada usta başı ve işçi temsilcisi olduğu Philips Televizyon fabrikasına 1984 yılında beni de aldırdı. İş ağırdı. 8 saatte yaklaşık 30 ton televizyon camını banttan alıp makineye atıyorduk. Bu arada yürüdüğümüz mesafe ise 14 kilometre ancak maaşı en az bir madenci kadar. 3 bin mark maaş alıyordum fakat her Türk ailesinde olduğu gibi, kazanılan para babaya teslim ediliyordu. Bu kadar para kazandığım halde babam bana ne bir fotoğraf makinesi ne de 150 Marklık bir daktilo almıyordu..Oysa gazetecilik benim çocukluk hayalimdi. Nereden geldi nasıl geldi bilmiyorum ama, gazete kupürlerini kesip kendi gazetemi yapardım. Aachen Yunus Emre camisinin açıldığı yıllarda cami din görevlisi Cevdet Şeker’in de desteğiyle daktilo ve fotokopi makinelerini kullanarak cami gazetesi bile çıkarmıştık. Buna rağmen Babam, “Senin gibi köylünün yapacağı iş mi bu. Yarın rezil olacaksın. Sen kimsin” gibi rencide edici sözlerle beni gazetecilikten koparmaya çalışıyor. İstediklerimi almıyordu.Babamın iş arkadaşı İstanbullu Necdet abi elimden tuttu. Necdet abi, çok kitap okurdu. Onun sayesinde bende onun kütüphanesinde, Muzaffer İzgü, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt gibi yazarların tüm kitaplarını okumuştum. Adam tuttu koskoca Nikon Fotoğraf makinesini bana verdi. Yine babamın arkadaşlarından Öğretmen Nuri abim de kendi kullandığı daktilosunu verdi.

Kim tutar Mustafa’yı

Emanette olsa artık bir fotoğraf makinem bir de daktilom var ya, kim tutar beni. Ayda 10 tane falan haberim çıkmaya başladı. Hem de daha büyük ve de fotoğraflı. Parada gelmeye başladı. Babamla Cuma namazına giderdik. Cemaatten birleri beni tanıyıp “ Vay gazeteci “ diye yanıma geldi mi, Babam, “Benim oğlan bu gazetecidir”. Diye hava atmaya başladı.

Bizde cinayet bol

Almanya, Hollanda, Belçika sınır kenti olan Aachen bölgesine Eurogio bölgesi denir. Bu bölgede bazı işler ortak bir merkezden yönetilir. Örneğin Katolik kilise kardinali tek adam olarak bu bölgeye bakar. Özellikle uyuşturucunun serbest olduğu Hollanda narkotik büro ile Aachen Narkotik büro da ortak çalışır. Bu sınır çok hareketlidir ve bizim Türkler de hatırı sayılır işler çıkartırlar. Yalnız sık sık dağıtımda çıkan anlaşmazlıklarından dolayı silahlı çatışmalara girerler. Bir ara en çok cinayet haberleri çıkaran muhabir unvanına sahip oldum. Polisten önce çözdüğüm olaylarda olunca, iyice havalara girip savaş muhabiri olacağım diye tutturdum.

Serdar engelledi

Yugoslavya da beklenen iç çatışmalar günden güne artıyordu. Bölgede olup biteni Yugoslav arkadaşlarımızdan öğreniyorduk. Savaşın biteceği yoktu. Ajansların yerine büyük gazetelerde bölgeye muhabir gönderiyorlardı. Bende gitmek istiyordum. Nede olsa şu kadar cinayet haberi yapmış bu kadar mafyayla tanışmış. İyi kötü taekwondo altyapısına sahip ve defalarca bu ülkeden transit geçmiş biri olarak kendime güvensem de Hürriyet Türkiye’den muhabirler gönderiyordu. Sonraki yıllarda Hürriyet Avrupa, Yugoslavya da Belgrad—Niş arasında bir büro açıp hem gurbetçilere yardımcı oldu hem de Yugoslavya da olup bitenleri bildirdi. İşte buraya gitmem için tam teklif almışken oğlum Serdar dünya ya geldi. Bu fırsatı da kaçırdık. “ Ulan çocuk” dedim. Bir gün büyüyüp sevdiğin bir işe girersen ben de senin bir hayalinin içine edeceğim” Nereden bilirdim , o gün gazetecilik hayalime ket vuran oğlumun büyünce baba mesleğine el atıp benim elimden tutacağını hatta daha sonra işi devralıp çıtayı yükselteceğini…

İşler tersine dönmeye başladı

Almanya’da yabancı düşmanlığı her geçen gün artıyordu. Otobüste Türkçe konuştuğu için dövülen kadın, iş yerinde Alman’a hakaret ettiği için işten atılan Türk, ceza evlerindeki Türklerin çilesi, günden güne güçlenen aşırı sağcıların camilere saldırısı, Türk gençlerini diskolara sokmayan eğlence merkezleri, Camilere bölünen Sunniler, mantar gibi bitmeye başlayan Alevi dernekleri ve hepsinin arkasındaki Alman siyasi partiler, bize 20 kilometre uzakta Alsdorfta bir okulda meydana gelen gaz patlamasında, 7 öğrenci feci şekilde yaralanmış, savaş alanı gibi okulun fotoğraflarını çekerken bir şeylerin yolunda olmadığını fark ettim. Çoğunluğu yabancı geneli Türk olan sınıfta KİMYA öğretmeni çocuklara tinerle temizlik yaptırmış. Bu arada sıkışan gaz, çocuklardan birini çakmak çakmasıyla patlamış, 3 ağır 7 çocuk fena şekilde yanmış, bunlardan biri de Zonguldaklı bir ailenin ikiz kızlarından biri, benim ikiz kızlarımla aynı yaşta olan kız, uzun süre komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti. Anne babanın kafayı bozduğu bu olayda öyle pislikler döndü ki anlatmaya sayfalar yetmez, bu olaydan sonra bende ilk defa psikologla tanıştım. İki yıl sürdü tedavim. Hiç sevemediğim Almanya’da iyice soğumuştum ki Hürriyet’te Sedat Simavi dönemi bitti. Hürriyet’in yeni sahibi Aydın Doğan, kuruşu kuruşuna hakkımızı ödeyen Hürriyet 3 ay paramızı ödemedi, habercilik anlayışı değişmeye başladı, muhabire destek azaldı, Hürriyet Almanya da saygınlığını kaybetmeye başladı. Gazetecilik aşkı var ama para yok, emek var emeğe saygı yok, İşler tersine dönmeye başladı.

Mehmet İmdat Uysal ile tanıştım

2005 yılında izine geldik, bizim mahalle de ne kadar Almancı evi varsa, Belediye oralara toz toprak atmış, tüm hışmımla Belediye ye gittim. Başkanı buldum, niyetim kötüydü ama Belediye Başkanı beni öyle bir karşıladı ki tüm sinirim gidiverdi. Belediye Başkanı Yakup Yardımcı, haklı olduğumu ve hemen talimat verip sıkıntımın giderileceğini söyledi ve dediğini de yaptı. Sinirim yatıştı amacıma ulaştım ama Hürriyet muhabiri bir işi öyle kolay bırakmaz, bu memlekette Gazete yok mu derken, Domaniç Gazetesi sahibi Mehmet İmdat Uysal ile tanıştık. Derdimi anlattım, haklısınız bey efendi ama ben de belediye meclis üyesiyim böyle haber yapmam deyince tekrar küplere bindim. Kavga ederek tanıştığım Mehmet Abiyle sonraki günlerde dost olduk. Mehmet Abi, gazeteyi devredebileceğini söyleyince, “Elveda Almanya” dedim içimden.

Merhaba ey memleket

2006 Yılının 1 Temmuzun da Ailecek kesin dönüş yaptık. Almanya doğumlu çocuklarım ve 1971 yılından beri Almanya da olan ben, bilmediğimiz bir yerde bildiğimiz işleri yapmak için kolları sıvadık, Pizzacı eşim için pizza salonu, Bir kuaför biri cilt bakımcı olan kızlarıma güzellik salonu, bende Mehmet Abi den devraldığım Domaniç Gazetesinde gazeteciliğimi yapacaktım. Aman Allahım san ki uzaydan gelmişiz gibi ne bizi tanıyan var ne de elimizdeki belgeleri, aylarca uğraştık. Yiğitler Vadisi’ni açtık. Yere tüküren, sigarasını yerlere atan, kâffede küfreden, sesli konuşan, yanlış park eden, dediği saatte gelmeyen, sözünde durmayan… bildik şeyler işte, iki günde bir paket içtiğim sigara günde 4 pakete çıktı, “YOL DEĞİL BATAKLIK” diye bir haber yaptım İlçe Kaymakamı beni mahkemeye vermeye kalktı, meğer memlekette işler benim bildiğim gibi değilmiş, Kaymakam icracı bir kurummuş ve köy yollarını o yaparmış, benim önce Kaymakama sormam lazımmış.

İlk darbe FETO dan

İlçemizde Gülen Cemaati çok güçlüymüş, Pizza kaffeye gelen öğrenciler de çoğu onlardanmış. İlçe imamı geldi; “ Domaniç’te ekmek yiyeceksen, gazetemize ve dergimize abone olacaksın, sohbetlere katılacaksın” dedi. Uzun süren soğuk savaşın ardından öğrencilerine benim mekânımı yasakladılar. Sanki gidecek başka yerleri varda. Başaramadılar tabi. Ama ilk darbeyi onlardan yedim, Gazetenin 40 abonesi varmış, 6 ay için de 150 abone yaptım. Ama Almanya’da Hürriyette öğrendiğim tüm bilgiler burada hiçbir işe yaramıyordu. Yolları eleştirirsek Ak Parti düşmanı CHP li ve ya MHP li oluyormuşuz, hacıları manşetten haber yapsak, Kuran mealini gazete de yayınlarsan Ak Partili yandaş oluyormuşuz, sularda arsenik var dedik diye gazetemiz toplatıldı. Sağlam denilen Hasta öldü dedik diye hastane ile papaz olduk. Belki Kurumların başına biraz bela olduk ama halktan müthiş destek geldi. Abone sayımız hızla artarken, çevre il ve ilçelerden gelen ajans muhabiri arkadaşların aracılığıyla da İlçemizin adını Ulusala taşımaya başladık. Siyasi partiler, hastane, müftülük gibi kurumlarla ara sıra anlaşamasak ta, İlçemiz bize, biz ilçemize alıştık. Yılların hasretine gidermek için memlekete hizmet edeceğiz derken, uyum sorunu, dedikodu, nankörlük sözünde durmama, siyasi kıvırmalar bizi dinden imandan hatta sağlığımızdan etti.

Aşkımız bizi kanser etti

Hiçbir siyasi görüşü içselleştiremeyince ve de Gazetecilik mesleğini aşkla memleket için hak için halk için yapmaya kalkınca bertaraf olmaya başladık. Halkın desteği süper ama karın doyurmuyormuş, Gazetemizin elinden ihale hakları alındı, siyaseten yalnız kaldık. Maddi sıkıntılarımızı aşacak gücümüz vardı ama manevi baskılara, vefasızlıklar, dedikodular huzurumuzu da psikolojimizi de bozmaya başladı. Son derece çekişmeli geçen 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde sağlımı kaybetmeye başladım. Aralık 2014 ve Ocak 2015 de 20 gün için de geçirdiğim iki ameliyatla Kanserden kurtulduk ama, ses tellerim alındı. Yani kalemimden sonra ki en büyük gücüm sesim artık yoktu….

Oğlum yetişti

Psikolojik olarak birden çökmüştüm. Eşimde aşırı çalışmaktan rahatsız olmuş işyerini kapatmıştı. Gazeteyi kaybettik derken, daha dün arkamdan önümden koşan oğlum gazete çıkarmaya başladı. Damadım Tamer de ona kol kanat gerince, bizim gazete tepe takla giderken bir den çıta öyle bir yükseldi ki,, “ İyi ki ben hastalanmışım” demeye başladım.

Kısacası

Evet sevgili okurlar, Gazetemizin 10.yılında 10 Ocak çalışan gazeteciler günü nedeniyle eskiden sadece kurumlardan gelen kutlama mesajlarına, bu yıl halkımızdan da çok yoğun bir şekilde kutlama geldi. Domaniç Gazetesi, Domaniç İlçesinin gelişimini TARİH; DOĞA ve TARIM da görüyor. Domaniç’te kazanılanın Domaniç te harcanması gerektiğini savunuyor. Halkına yanlış yapanların haricinde ki esnafımızın desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Partisini Domaniç ten çok seven siyasetçilerin düşmanı, Partisinden Domaniç e hizmet getirenlerin dostu olan gazetemiz, “ Bir Fikrin Değil Bir Kültürün Gazetesidir” “YA DOMANİÇ İÇİN BİR ŞEYLER YAP YA DA YAPANLARA ENGEL OLMA” sloganıyla aslında tüm çizgisini göstermektedir. Domaniç Gazetesi Domaniç’e Domaniçliye zarar verecek hiçbir haberi yapmaz, gücü nisbetinde yaptırmaz. Gücümüz Abonemiz ve Bize Sahip Çıkan Esnafımızdır. TEŞEKKÜRLER DOMANİÇ. HEP BİRLİKTE DAHA NİCE 10 YILLARA

Mustafa YİĞİT Domaniç Gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni