10 OCAK MESLEKTE 36. YIL

Abone Ol

Babam haftada bir iki Hürriyet Gazetesi alır gelir, ben de gazeteyi reklamları dahil noktasına virgülüne kadar okur, hoşuma giden haber ve yazıları kesip A3 boyutundaki resim defterime yapıştırarak kendi gazetemi yapardım.

Sonraki yıllarda küçük bir fotoğraf makinem oldu. Kendime çektiğim fotoğraflar hariç eşin dostun fotoğraflarını çekerek para bile kazanıyordum. Çektiğim kartpostallık fotoğrafları sattığım da oldu. Sona düğünlerde fotoğraf çekmeye başladım. Ardından video kameralar çıktı, geri kalır mıyım, bir video kamera alıp düğün videoları çekmeye başladım.

İlk gazetemizi, Aachen Yunus Emre Cami din görevlisi Cevdet Şeker Hoca ile çıkardık. “Camimizden Haberler” gazetemizin yazılarını Cevdet Hoca daktilo ile yazdı, ben de fotoğrafları çekip fotokopicide tasarımını yaptım ve 500 adet gazete çıkardık. Çok maliyetli olduğu için bu gazete bizim ilk ve son gazetemiz oldu.

Halkın hakkını savunan, sorunlarını dile getiren Uğur Dündar ile köşe yazıları ve engin bilgileri ile halkı aydınlatan Uğur Mumcu hayranı olduğum iki büyük insandı benim için.

Hürriyet Gazetesi’nin cemiyet ve magazin haberlerden oluşan “Hafta Sonu” eki ise tam da hayalini kurduğum formattaydı. Bazı Alman gazeteleri ve İngiliz gazeteleri formatındaki gibi bir gazetem olsun diye hayaller kurardım. Türk gazeteleri çarşaf gibi büyüktü. Otobüste, dar alanda, rüzgarlı havada okunmazdı.

Gazeteci olma hayallerime babam karşı çıkardı. “İşçisin sen işçi kal” dercesine okuldan alıp 4 Haziran 1984’te çalıştığı Philips televizyon fabrikasına beni işe aldırdı. İş çok ağır; 8 saatte 30 ton televizyon tüpü elinden geçer, 14 kilometre yol yürürsün ama maaşı vekil maaşı gibi bir iş.

88-89 yıllarında yaz tatiline geldiğimizde ben yine elde foto kamera ile dolaşırken Çukurca’da büyük bir yangın çıktı. Gittik, herkes yardım ederken bende fotoğraf çekmeye başlayınca jandarma dahil herkes beni gazeteci zannetti. Ki zaten memlekette neredeyse hiç tanıyanım yoktu.

İnsanlar bana dertlerini anlatmaya, yangındaki kahramanlıklarını anlatmaya çalıştılar. Bu durum çok hoşuma gitti ve Almanya’ya döner dönmez Hürriyet Gazetesi’ne muhabir olmak istediğimi dile getiren bir mektup yazdım. Hürriyet’ten yanıt 6 ay sonra, 10 Ocak 1990’da geldi.

NRW Köln Bürosu’ndan Suat Türker… Uzun telefon görüşme sonrasında “BAŞLA” dedi. Ama artık düğünlerde, barlarda kaffelerde sahne almak, müzikle uğraşmak yok. Hürriyet’i temsil edeceksin dedi.

Sedat Simavi’nin Hürriyet gazeteciliğini Suat Türker ve Asım Gürsoy müdürlerimden zaman için de öğrenmeye başladım. İlk yıllar kalemle haber yazarken sonra babama rağmen bir akrabamın desteği ile alınan daktilo ile devam ettim.

Faksın ne olduğunu bilmezken ilk bilgisayar ve internet ile haber geçme işi hayatıma yıllar sonra girdi. Bulunduğum bölgede en büyük Türk iş adamlarının olması, ilk Türk fahri konsolosluğunun Aachen’de olması, Hollanda sınırında olmamızdan dolayı sürekli uyuşturucu operasyonları ve cinayetler…

Dernekçiliğimden dolayı tüm Türk dernekleri ile güçlü iletişimim sayesinde kısa sürede tanındım nam saldım ve basın kartımı aldım.

2006 yılında ise döndük memlekete. Güzel işlerde yaptık, siyasilerin kaprislerine de maruz kaldık. Domaniç’in bilinmeyenlerini ortaya çıkardık. Herkesin engel gördüğü Domaniç dağını aleme tanıttık, ekmek kapımız olsun diye senaryolar yazdık.

Zamanla yaşlanıp hastalanıp bayrağı evlatlara devrettik. Gücümüzün yettiği yere kadar da bir 36 yıl daha yazarız inşallah diyoruz.